Fotoğrafçılıkla çocukluğumda tanıştım ben. Amcalarımın fotoğrafçı dükkânı vardı. Zaman zaman gider, onlarda kalırdım. Amcama gitmek sırf bu yüzden en büyük keyiflerimden birisiydi çocukken. Daha sonraları da amcamla ilişkimiz hep bu minval üzere ve bu sıcaklıkta devam etti. Amcam kısa bir süre sonra o işi bırakıp dükkânı kapatmasına rağmen biz o günlerden kalan samimiyeti aynı düzeyde sürdürdük.

O zamanlar henüz daha dijital çağın başındaydık fotoğrafçılık anlamında. Henüz telefon kameraları yoktu. Fotoğraf makineleri içlerine takılan negatif dediğimiz filmlerle çalışıyordu. Daha sonra o negatiflerin yıkanıp kartlara basılmasıyla da fotoğrafın serüveni tamamlanıyordu.

Makinelerde de otomatikleşme henüz tam olarak gerçekleştirilmemişti. Tepesinde kurma kolu olan makinelerle, her deklanşöre bastıktan sonra bir sonraki boş kareye geçmek için o çarkı yada kurma kolunu çevirmeniz gerekiyordu. Aksi halde deklanşör çalışmıyordu. Filmlerin yıkanması için laboratuvara gitmesi gerekiyordu. Bu laboratuvarlar bazen başka şehirde olabiliyordu. Posta arabaları götürüp getiriyordu filmleri ve fotoğrafları. Film yıkama stüdyosu, yani laboratuvar kurmak başlı başına bir maliyet olduğu için her fotoğrafçı bunu yapamıyordu. Bu yüzden çoğu battı, amcam gibi.

Dijital çağın geleceğini hesaplamış olsaydı amcam, belki bugün farklı bir yerde olabilirdi. Ancak bu bir vizyon meselesi olduğu gibi, bir kısmet, nasip ve istikrar meselesiydi de. Tabii film banyo stüdyosu kurmak da ayrı bir seçenekti. Hatırladığım kadarıyla babam amcama böyle bir teklifte bulunmuştu ve para yardımı yapmayı da önermişti. Ancak amcamın cesareti yetmemişti. Sonra o şehirde bir başkası, yani “Foto Moda”, stüdyoyu kurunca amcam dükkânı kapamak zorunda kaldı. Çünkü onlar aynı gün resimleri teslim edebiliyorlardı; biz ise en erken iki ya da üç gün sonra teslim edebiliyorduk. Çalıştığımız stüdyonun araya alma imkânı olursa tabii.

O zamanlar insanlar sabırlıydılar da. Kimsenin acelesi yoktu. Endişeleri vardı sadece: “Acaba kaç kare yandı? Resimlerin hepsi çıkacak mı?” Bu da makinenin kapağının önceden açılıp açılmadığıyla ilgiliydi. Genel itibarıyla kapağı açma düğmesinin oraya bant yapıştırılırdı, kimse yanlışlıkla açmasın diye. Lakin işler her zaman öyle gitmezdi tabii. Meraklı birileri illa açardı. Bazıları bir kere açmakla kalmaz, birden fazla kez açar ve 36 karelik filmden ancak bir iki tane resim çıkardı. Üzücüydü bu tabii, hem müşteri için hem bizim için. Bazısı anlamazdı nedenini ve ona da izah etmek gerekiyordu. Yorucu oluyordu zaman zaman, ancak yapılacak bir şey yoktu; zira bu bizim işimizdi. Polaroid resimler çekerdik bir de. O en güzeliydi. Anında teslim eder, paramızı alırdık. Bununla ilgili anımsadıklarımdan birisi şudur: Adamın birisinin resmini çekerken üstteki spotlardan birisini açmayı unutmuştum. Adamın resminin bir yanı karanlık çıkmıştı ve adam hiç memnun olmamıştı bu durumdan. Buna rağmen parasını ödedikten sonra resmini alıp gitmişti.

Sonraki yıllarda fotoğraf makinesi sahibi olmak istediğim çok oldu. Birkaç acı tecrübem de olmadı değil. Bunlardan bir tanesi, babamın taksitle aldığı makinayı arabanın ön göğüs kısmında unutmuş olmamızdı, ya da arkada mıydı? Tam hatırlamamakla birlikte, güneşte kaldığı için içine pil akmış ve makine kullanılamaz hâle gelmişti maalesef. Sonra ben onu okuduğum şehirdeki en meşhur elektronikçiye götürüp vermiştim tamir etmesi için. Ama aylarca uğraştıktan sonra ancak bana yapamayacaklarını söylemişler ve içinden belki de söktükleri parçaları kullanmış olmalarına rağmen, makinenin bana cenazesini teslim etmişlerdi. O günden beri elektronik tamircilerine güvenmem ben. Bu güvensizliğim oradan gelir yani. Sonra bir tane daha makinem oldu, onu da çaldı birileri. Hem de camide. Bu da hırsızların camilere gizlenmiş olmalarını ya da cami arkalarına gizlenmiş olmalarına dair ibretlik ve bir o kadar da ironik bir hikâyedir.

2020 yılında tekrar bir makine aldım. Bir arkadaşım kahvaltıya davet etmişti. O sabah bahçede kahvaltı ederken konu dolaşıp fotoğrafçılığa gelince, arkadaşım makineyi getirdi, önümüze koydu. Makine hoşuma gidince ondan satın aldım ve bu siteye de koyduğum birkaç resmi onunla çektim. Daha sonra lens değiştirmektense yeni makine alırım diye elimden çıkardım o makineyi. En son geçenlerde yine bana geldiler. Arkadaşım değil, o tutku geldi, oturdu içime. Gidip bu defa yeniden makine alıverdim. Sonra yeni lensler, gimbal vs… Yıllar sonra yeniden başlamış olmanın heyecanı vardı içimde. Yol kazası oluncaya kadar. Bazen bir şeyi çok istersiniz ancak yolda kaza yaparsınız, oraya ulaşamadan. Bunlar normal şeyler deyip zamana bıraktım kimi şeyleri. Ancak tutkum hâlâ aynı.

Aklımdaki YouTube kanalı ve yapacağım şeye dair fikir hâlâ canlı. Kısmet olursa en iyi şekilde yapacağım günü ve bunu birlikte yapacağım ideal partneri bekliyorum.

(Yukarıda çektiğim kare ise bir botanik bahçesinden . Birkaç saat gezersiniz ancak sizi az buçuk tatmin edecek yalnızca bir kare çekersiniz bazen . Bu kare de onlardan birisi bence. Bir dahaki kelebekli resme kadar bununla idare edeceğiz artık)

Müzik : Mem Ararat-Keziyên Yarê

Oynat


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com