Bitlis'in Ahlat ilçesi 2015 yılı

Dinlememeye alıştım herhalde son zamanlarda. Yanlış duymadınız dinlemiyorum. Yani biri beni dürtmese, illa dinle demese kimseyi dinleyesim gelmiyor. Kulaklığımı takıp müzik ya da başka bir şey dinlemek daha hoşuma gidiyor. Üstünüze afiyet geçen Shokz open fit 2 aldım. Çok ergonomik. Kulağınızın içine sokmuyorsunuz kulaklığı . Yatılı okul dolabınıza astığınız askı gibi gözlük takmaktan kepçeleşmiş kulağınızın üstüne asıyorsunuz. O kıkırdağında maşallahı var ama .Ne kadar ağırlık yüklersen o kadar çekiyor. Fizik kurallarını alt üst ediyor mübarek. (Bu yazıyı yazdıktan bir süre sonra araba ezdi kulaklığı ama hala çalışıyor. ) Kulaklık reklamını da yaptığıma göre meseleye döneyim. En azından duymak istediğim şeyleri dinliyorum, diğer türlü sağıra yatıyorum. Canım ne istiyorsa onu dinlemek biraz kulaklıkla da ilgili herhalde. Neyse işte. Belki dinlediğim kimi şeylerden ruhum lezzet alıyor veya aklım bir nebze fayda sağlıyor başkalarının tecrübelerinden.

Diğer tarafta ise dertlerini değil, memnuniyetsizliklerini üzerime serpiştirecek insanların ağzından çıkacak bin türlü laf-u güzaf. Aslında hal hatır sormak haricinde öyle arayan soran kimsede yok. Yani dert anlatan yok öyle. Bak bu çok iyi yani belki de en iyisi bu. Zaman zaman gelip şurada iki kelime etmek kimse okumasa da öylesine döküvermek daha iyi geliyor. Bir gün burada yazmayı da bırakacağımı biliyorum, farkındayım. Tatsız tuzsuz, diyabet ve tansiyon hastası yemeği ayarında bir güruh olup çıkacağım. Ama bunun suçlusu ben değilim. Beni siz delirttiniz diyor ya rahmetli Cem Karaca, “beni siz delirttiniz” de demeyeceğim. Herkes kendi kendine deliriyor. Kimsenin kimseyi delirttiği yok.

Kulağını tıkayıp kimseyi dinlememekten buraya nasıl geldim? “Dinlemeyin kimseyi. Hayatınıza bakın. İnsana verilen çok güzel duyu organları var: göz ve kulak. Aman da aman. Yemede yanında yat. Bunları usulünce kullanırsan başında ağrımaz, dişinde. Diğer türlü kafan ağrır her gün, benden söylemesi.” diyeceğim diye bekliyorsunuz değil mi?

Yok öyle de demeyeceğim.

Dinleyin değer verdiğiniz insanları. Onlara tavsiyelerde bulunun, ruhunuzun ilhamlarını onların ruhlarına da boşaltın. Ancak kendinize de zaman verin. Bazen boş boş bakın mesela. Öyle boş boş. Kimseye bir şey demeden.

Bir arkadaşım var. Belki daha önce bahsetmişimdir. Çok insan dinliyor, o da işi gereği. “Nasıl şişmiyorsun?” diye sordum bir gün. Dedi ki: “Beynimin arkasında daima halay çeken bir grup var.” Şu sıralar o halay grubu tahliye olmuş sanırım. Aşka düşmüş o da. Yani yıllar yıllar önce düştüğü aşka, mucizevi bir şekilde bir rüya ile dalıvermiş. Teferruatına girmeyeyim şimdi. Gelmiş benden akıl istiyor. “Oğlum, bende akıl var mı ki sana da vereyim. Ben aklımın yarısını senin daha yeni çıktığın yolculukta zor geçitlerden geçtikten sonra taşıyamadım, yolda bıraktım. Aklımın kalan yarısı ise bana bile yetmiyor. Sana hiç yaramaz”, deyiverdim. Yine de birkaç tavsiye verdim aklımın yettiği kadarıyla. Bir iki sigara yaktı. Aslında sigara içen biri de değil. “Al sen de yak ” dedi. Bende, “Hadi ver madem” deyip aldım. Benim sigaraya karşı duruşumu bilenler bilir de, anımsattığı şeylerden ötürü ateşi verdim tütünün bağrına. Dumanı istanbuldan çıkmıştır belki de kim bilir. Ha bu arada içime hiç çekemiyorum, çekebilenleri de anlamıyorum. İşkence gibi birşey bana göre. Yine de kendisine değer verdiğim için arkadaşa eşlik ettim. İçmeden içmek diyoruz buna. Dudak tiryakileri vardır, ben vakti zamanında dost tiryakisiydim. Şimdi mi? Kapanmaz bir boşlukta yüzüyorum.

Hasılı kelam sohbetin devamında arkadaş benim beynimi yıkamaya çalıştı. Yeni trend herhalde: ruhsal boyutlar, boyutlar arası git geller, ana kaynağa tam tekamül edince ulaşmak, ruhun editörü müydü yoksa ruhsal rehber miydi? öyle bir keke de varmış, onunla planlamışız bişiler bişiler güya dünyaya gelmeden önce. Sonra ? Sonra o paşam hiç karışmıyormuş. Ee o karışmıyorsa niye planda dahli var? Biraz soru biraz anlamsız cevapla. Bir sürüde acayip garip grup şeyler. İnanacak olsan beş dakika durmazsın yerinde, ama ben inanmamayı seçtim. Çünkü biliyorum ki inancında, medeniyetinde anavatanı olan bu topraklarda asırlardır öğütlenen ve insana denk düşen yegane hakikat şudur: “Kendini bil.” Ne boyutlar, ne spritüal rehberler, ne de uçmalı kaçmalı mucizevi yolculuklar…Bir dönem uçmaya çalıştığım vakidir. Hala ayaklarım yere basmaz kimi zamanlar. Ancak hepsi boş benim için asıl mucize sabah uyanıp hâlâ nefes almak. Hakikati süslü kavramlarda aramak yerine en basit haliyle yaşamakta buluyorum acizane. Konu bütünlüğü olmayan tuhaf bir yazı oldu ama olsun. Burada olmak hala güzel. Bir gün hiç olmayacağımı bilsem de.

Eskilerden bir resim

Bu yazının altına eklemek istediğim resimlere bakarken Ahlat Selçuklu Mezarlığı’ndan bir kare düştü önüme. 2015 yılı olmalı. Arkadaşlarla son çıktığımız gezilerden birinden olmalı… Bana şunu hatırlattı; En fazla sana ait olduğunu bile bilmediğin bir taşa sahip olabiliyorsun şu dünyada. Baksanıza “Ahlat taşı” denilen ve yontulması son derece kolay olan bu taşlar buraya dikildiğinden beri bin yıldan fazla bir zaman geçmiş üzerinden; yine de bu taşlar, insana kim olduğunu ve aslında nereye ait olduğunu hatırlatan sessiz bir çağrı gibi duruyor.”

Müzik: Mahsus Mahal | Psychedelic Anatolian Rock Cover

Oynat


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com