Mağara Çizimleri ve İnsanlık Algısı

Mağara adamlarının çizimlerini gördüm geçenlerde. Mağara adamı algısı gerçekten doğru mu, yoksa mağara duvarlarına yapılan çizimler bir tarih kaydı mıydı? Bizdeki algılar genelde insanlığın bir mağara dönemi yaşadığı şeklinde ancak yeni bulgular bu algı nev’inden teorileri yada teori nev’inden algıları sarsıyor artık. Göbeklitepe ve Karahantepe bunlardan ikisi. İnsanlık bu son bulgularla birlikte 15 bin yıldan beri yerleşik hayatta. Çizimlerin yaşandığı dönemlerde de pekala bu durum söz konusu olmuş olabilir. İnsanoğlu çok zeki ve akıllı bir varlık. Ona ilkel yaşamı pek yakıştıramıyorum ben. Hele “Adem” peygamber gibi birisinin evvela yaratılmış olduğu inancına bakınca aklımın hiçbir yerine sığmıyor bu ilkellik. Sonraki dönemlerde elbette bir takım inançlar ve bir takım sapmalar yaşayıp yolunu kaybetmiş olabilir ancak baştan sona böyle olduğuna inanmak akıl karı değil. Diğer yandan teknolojinin birkaç defa sıfırlandığı düşünülünce hiç de öyle ilkellik görünmüyor ortada.

Yüzyılın Kurgusu: Vahşi–Barbar–Uygar

19 yy da, batılı arkeologlar henüz daha karanlık çağdan yeni çıkmışken, insan doğasını önce “vahşi”, sonra “barbar”, en son “uygar” toplumlar şeklinde bir şemaya oturtma gereği duydular. Sonra ise bu algı böyle devam etti. Tıpkı bugün bir zamanların medeniyet merkezlerindeki toplumların, sanki tarihten beri vahşi ve barbar toplumlarmış gibi etiketlenmesi çabasını gösterdikleri gibi etiketlemişler. Bu bakış açısı kendi medeniyetlerine dair uygarlık görüntüsünü bir anlamda cilalayıp parlatma çabasıydı. Dolayısıyla bulunan her taş aleti “ilkel insan kalıntıları” olarak yorumladılar. Bilimsel bir çabanın yanında ideoloji baskın geldi. Hülasa “mağara devri” diye bildiğimiz algı, biraz da o dönemin bilim anlayışının ve kendi üstünlüklerini ispat etme çabasının ürünüdür.

“Göbeklitepe -Karahantepe” ve sosyal örgütlenme

Neticede son yıllarda ortaya çıkan Göbeklitepe ve Karahantepe bulguları, aslında mağara adamı algısının ne kadar eksik ve yüzeysel olduğunu gösteriyor. Zira buralarda gördüğümüz şeyler sadece birkaç taş yığınından ibaret değil, organize olmuş ve kollektif yaşamanın şuuruna varmış bir toplumun işaretleri. Onlarca tonluk dikilitaşların belirli bir düzen içinde yerleştirilmesi, bu insanların ortak bir inanç ve amaç etrafında bir araya gelmiş büyük topluluklar oluşturduklarının güçlü bir göstergesi. Yani insanlar, mağara döneminden yerleşik yaşama geçip tahıl ektiği veya şehir kurduğu sanılan dönemlerden çok daha önce bile, sosyal örgütlenme ve kolektif bilinç geliştirmişti. Bu da sanılanın aksine insanın “ilkel” değil, en başından beri bilinçli ve organizasyon kurup yaşayan bir varlık olduğuna dair güçlü bir kanıt. Yeni dönemde yapılan kazılarla ortaya çıkan tarihsel bulgular bize insanın örgütlenme kapasitesini gösterirken, inanç eksenli bakış açısı da “ruhsal derinliğine” ışık tutuyor.”

İnanç Boyutu: Adem’den Günümüze

İşte tam bu noktada inanç perspektifi de devreye giriyor. Adem peygamberin insanlığın başlangıcı olduğuna dair bir başlangıç miladını düşündüğümüzde, insanoğlunun ta en baştan beri akıl, bilinç ve maneviyatla yaratıldığını kabul etmek çok daha anlamlı hale geliyor. Evrimle paralel, ilkel, sadece hayatta kalmaya odaklı bir varlık imajı; aslında son arkeolojik bulgularla hem de inanç perspektifiyle çelişiyor. İşte tam bu noktada sil baştan her şeyi yeniden ele almak gerekiyor. Tarihin döngüselliği çerçevesinde yapılabilecek değerlendirmelerimize göre şunun diyebilir elbette, “insan zaman zaman yolunu kaybetmiş, inançlarından sapmış olabilir”, ancak yine de bu onun en baştan beri yüksek bir bilinç ve inançla donatılmış olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Teknoloji Döngüsü: Yeniden Başlangıçlar

Bunun yanı sıra insanlığın tarihinde birkaç kez teknolojinin “sıfırlandığı” düşüncesi de, bu manzarayı destekler nitelikte. Büyük felaketler, savaşlar ya da doğal afetler sonrasında topluluklar herşeye yeniden ve yeniden başlamak zorunda kalmış olabilir. Fakat her defasında insanın zihinsel kapasitesi ve yaratıcılığı, onu tekrar ayağa kaldırmıştır. Buradan hareketle şunu görüyoruz; insanlık hiçbir zaman “tamamen ilkel” olmadı; aksine, bilgi ve birikimi döngüsel olarak kaybolup yeniden doğdu.

Sonuç: Geleceğin Mağara Duvarlarına Ne Çizeceğiz?

Tüm bu bulgular bize gösteriyor ki, insanoğlu hiçbir zaman mağara adamı imajına sıkıştırılamaz. Mağara duvarlarındaki figürler olsa olsa tarihe bir kayıt düşme çabası olabilir ve bu çaba belki de tam da sıfırlamanın hemen ardından gerçekleşmiş olabilir. İnsanoğlu zaman zaman kaybettiği yönünü akıl ve inanç rehberliğinde hareket ederek tekrar tekrar bulmuştur. Özünde bulunan sevgi, merhamet ve yardımlaşma duygularını daima geleceğe aktarmada başarılı olan bu varlık bugünlerde kaybettiği yolunu yine aynı şekilde bulacaktır. O eski izleri belki de birer ibret vesikası olarak tutup, yeniden başlama ihtimallerini de hesaba katarak yarınlara ne aktarmak istiyorsak belki de onun etrafında örgütlenmeliyiz. Geçmişin mağara duvarlarında avcılık sahneleri vardı; geleceğin duvarlarına ise belki barışın ve sevginin izlerini bırakabiliriz. Bizim yarına aktaracağımız mağara duvarlarında avcılar değil de çiçek derenler olsa fena mı olur?

Not: Bu bakış açıma katkıda bulunan yapımlardan birisi geçen yıl izlediğim “The 100” dizisiydi. Sizinde bakış açınıza bir katkı sunabilir düşüncesiyle not olarak bırakmak istedim. Özellikle 3. sezondan sonrası bakış açınıza bir derinlik katacaktır. Dizi, insanlığın bir ileri ve bir geri gittiği sonra ise yeniden başladığı bir senaryoda neler olabileceğine dair bambaşka bir perspektif sunuyor.

Sağlıcakla.

Müzik: Hasret Sokağı (Enstrümantal-Ney)

Oynat

sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com