Kaç gündür içimde derin bir sıkıntı vardı. Ne tetikledi içimdeki o lanet sancıyı acaba diye düşünüp durmadan edemiyordum. Kaçsam, bir yerlere gitsem, birkaç gün kafa dinlesem geçer belki… Yok, yok; ondan da değil. Nedenini bulmam lazım. Asıl sorun ne? Bir şey mi, biri mi, ansızın gelen davetsiz bir düşünce mi? Ne vurdu yine balyozu kalbimin örsüne?

Küfür yemiş gibi huzursuz, asansörde kalmış gibi kaygılıydım. Halatlarımdan ha boşaldım ha boşalacağım. Onlarca katlı bir binanın tepesinden aşağı sallanıp, ha düştüm ha düşeceğim endişesi… Oksijen seviyesi düşük bir dağ zirvesi mi desem acaba? Hiç bilemiyorum.

Sabah uyandığımda gördüğüm bir mesaj, açıklamaya yetti olanı biteni. Kaç gündür derinimde yatan huzursuzluğun patlak verdiği yerdeydim nihayet.

Yüksek ateş yakmış ciğerlerimin bir parçasını. Oksijenim meğer bundan azalmış. Günlerdir cayır cayır yanan içimin kavruluşunun asıl meselesi buymuş.

Hatırlarsınız ya, hani “Bir Dönem Çağlalar” diye bir yazı yazmıştım… Dedemin köyünden, çocukluğumdan; amcamın, gözümüzü korkutan ama kayısı ağaçlarını kıskanarak koruyan halinden… O ekşimsi çağlaların peşinden nasıl heyecanla koştuğumuzu anlatmıştım. Ve yıllar sonra, ellerimle diktiğim ağaçlardan nasıl çağla yediğimi, o eksik çocukluğun içimde nasıl tamamlandığını…

Her bir fidana nasıl bağlandığımı, dal dal nasıl sarıldığımı… Ellerimle toprağa ektiğim o ağaçların gölgelerine hayallerimi nasıl astığımı… Ve zamanla, çocukluk anılarımın o bahçeyle nasıl iç içe geçtiğini…

Bugün işte o bahçede 100’den fazla ağaç yandı. Her biri henüz on yaşını bile doldurmamıştı. Daha çocuklardı yani. Ben, “Bu ağaçlar en az yüz yıl yaşar,” diyordum kendimce. Zira onların ortalama ömrü o kadardı. Bizim toprağın cinsi… Kansere iyi gelirmiş cevizleri. Aşı yapılmazmış bunlara. Verimleri düşük ama ömürleri uzun olurmuş. “Bu kadar da kısa olmaz,” diyordum. Meğer bazılarının ömrü buraya kadarmış.

Trafodan çıkan bir kıvılcım, kuru otları tutuşturunca almış yangını rüzgâr; aşmış koca tepeyi. Ardından yamaca ektiklerimize kadar getirmiş. Yamaçtakilerin tümü yanmış. Oradan evimizin arkasındaki bahçeye kadar ulaşmış. Ev ortada kalmış. Arı kovanlarının büyük kısmı zarar görmüş. İşin garibi, bir koca şehir görmüş yangını ama kimsenin yapacak bir şeyi yokmuş. Göz göre göre gelmiş.

İçimdeki sıkıntı yerini mateme bıraktı. Annem, canla başla koşturup durmuş alevleri söndürmek için, dumandan fenalık geçirmesi de bir yana,. Ne hazin bir manzara… Onca yıllık emek bir anda yanıp kül oluyor. Tıpkı kimi sevdalar gibi. Bir varmış bir yokmuş’un çocukları oluyorsunuz… Ah ki ne ah…

Dün gece yazasım vardı; hatta birkaç paragraf yazdım ama kısmetim bunu kelimelere dökmekmiş. Neyse ki büyük bahçeye sıçramamış yangın. Neyse ki annem, babam iyi. Birkaç itfaiye eri dumandan zehirlenmiş. Onlara da büyük geçmiş olsun.

Biri demişti ki: “Dünya hasta. Ateşli bir hastalık geçiriyor. Titriyor, terliyor, yanıyor…”
Depremler, yangınlar, seller… Dünyanın bu hâlinin bir tezahürü.”
İnandım buna.
Dünyayı bu hâle getiren, insanın içindeki önüne geçilmez kötülük.
Her tarafta, muhteris insanların ihtirasları uğruna alevler içinde insanlık.

İçimdeki  tüm sessiz sessiz duaları acıların insanlarına gönderiyorum. İlahi adaletin tecellisinin dünyada görünmesini ve dünyanın bu kibir abidesi insanlardan bir an önce kurtulmasını, tabiatın dengesini, insanın özündeki sevgiyi bulmasını diliyorum. Bir çırpıda yazabildiklerim bu kadar.


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

2 thoughts on ““On Yıllık Sessizliğin Alevle Bozulduğu Gün””

Bir Cevap Yazın

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com