
Tarih 24.10.2015. İşten gelmişim sanırım o gün. Bir diyalogda şöyle bir hikaye geçiyor. Düşünün aradan neredeyse 10 yıl geçmiş. Hala her hangi sıradan bir şeye gülebiliyoruz o zamanlar. Kitlesel bir halde henüz kimselerin suratı bir karış değil. Bu arada hafızanızı biraz berraklaştırayım; Döviz kuruda şu şekilde; 1 USD 2.41 TL’ye tekabül ediyor. Daha her şey sıcak yani ve çöküşün henüz başındayız. Bir iki yıl olmuş Çöküş Ertuğrul başlayalı. Neyse konu politik değil ama politik durumları teğet geçmeden genel bir bakışla dalayım istedim mevzulara.
Neyse işte şöyle bir hikayeyi anımsıyorum ve post olarak yolluyorum. Sabah daha 10 suları.”
[24.10.2015 09:59:48] Ben:
BAĞDATTAKİ ASMA
Takkeci İbrahim derler biri vardır. Adı üzerine de takke yapar ve o takkeleri satar. O devirde her sanat ve zanaat iyi kötü bir değer yapar ve kolunda bileziği olanlar kimseye muhtaç olmadan yaşarlar. Hoş, İbrahim Efendi’nin de keyfi yerindedir. Topkapı sur dışında bir küçük evi vardır ve çorbası kaynar. Çoluk çocuk rahatları yerindedir. İbrahim Efendinin bir derdi vardır ama yakınlarda bir mescitleri yoktur. Ah, bir de yakınlarında bir yerlerde mescidleri olsa ne güzel olacaktır. . Civarda en yakın cami Mevlânâkapı’dadır orası da pek yakın sayılmaz. İbrahim Efendi zaman zaman el etek öper, beylere paşalara kadar çıkar.
– “Aman efendim, N’olur bizim mahalleye de bir cami”.
Muhatapları gelir, bakar ama dudak bükerek dönerler. Mahalle gerçekten çok tenhadır. Hoş buraya mescid yapılsa cemaat nerden bulunacak? Sıra bu kuş uçmaz kervan göçmez yeregelesiye kadar nice yer vardır .
Aradan zaman geçer İbrahim Efendi’nin tek derdi tasası bu olur .Mescid işine takarda takar. İşini gücünü bırakıp uzak semtlerdeki cami inşaatlarına koşar. Harç taşır, taş kırar. Mimarlarla tanışır, amelelerle muhabbet kurar. Hasılı hepsinden bir hisse kapar. Kafasında muhteşem bir külliye şekillenir, ama para nerede?
İşte böyle koşturup kovaladığı bir günün ardından rahlesinin başına çöker. Yasin okur, Tebareke okur, âlemlerin efendisine, dört halifeye, Aşereyi mübeşşereye, mezhep imamlarına, şehitlere, gazilere, hasılı cemi cümle enbiyaya, evliyaya hediye eder. Amme de okusa iyidir ama gözleri düşer. Şöyle azıcık bir dalsa kendine gelecektir. Tam o sıra ocağın önündeki keçe döşek gülümser, sanki “gel gel” der.
RÜYA
Garibim bu davete dayanamaz, önce ateşe irice bir meşe odunu atar, sonra elini yanağının altına koyar. Tavanda kızılca gölgeler oynaşırken hayallere dalar. Yine arsa bakar, taş ısmarlar. Sonra mimarlar, ustalar, nakkaşlar. Derken hayalindeki cami ortaya çıkar. Yanık sesli bir müezzin minarede görünür ve elini kulağına atar. Sonra komşularla birlikte namaza dururlar. Sahneler peşpeşe değişir. Cüz keselerini sallaya sallaya koşan çocuklar… Hoca efendinin önünde diz kıran delikanlılar… Mukabele süren kadınlar… Mahalleye tatlı tatlı nur yağar, kuşlar bile Kur’an okurlar.
Hayalleri mi hoştur, yoksa yorgun vücudunu rehavet mi sarar bilemiyoruz ama rüyalara dalar. Bir asma altında oturuyordur, etrafında entarili, keyfiyeli insanlar… Yaprakların arasında güzden kalma bir salkım üzüm vardır. Bu gözden kaçan taneler çok tatlı olmalıdır. Derken mekân değişir ve gülyüzlü bir dervişle tanışır. Dervişin gamzeleri derinleşir dişleri inci inci belirir. Kara gözlerini iri iri açarak sorar:
–“O üzümü neden yemedin?”.
– Yemem mi lâzımdı?
– Elbette o senin nasibindi.
– Bilseydim yerdim.
– Haydi git ye!
– İyi ama nerede?
– Bağdat’ta.
– Koca şehirde bir salkım üzüm. Nasıl bulunur?
– Hele yola çık, bulursun.
DELİ Mİ NE?
Takkeci İbrahim uyanır. Ağzında hoşça bir tad. Belki de nur yüzlü dervişin getirdiği neşe. İyi de bütün bunların hayalini kurduğu cami ile ilgisi nedir? Bunu kestiremez ama sanki ilgisiz de değildir. Hani “aşığa Bağdat sorulmaz” derler ya, hemen o gün çıkınını hazırlar. Hanımı sorar: Yine nereye?
– Bağdat’a
– Adam sen deli misin?
– Bilmem?
– Orada ne bulacağını sanıyorsun?
– Bir salkım üzüm. Onu da bulursam.
Karısı “Ya sabır” çeker, boynunu büker. Yıllardır cami cami diye sayıklayan şaşkının ilk dengesiz hareketi bu değildir ki. Sonra omuzunu silker işine döner “Amaan ne hali varsa görsün” der, “nasıl mutlu olacaksa öyle yapsın.” Takkeci İbrahim çeker çarığını yollara düşer. Ama Bağdat bulunur belde değildir. Yolda mevsimler değişir. Anadolu’nun ayazı ustura gibi keser. Elleri çatlar, ayakları şişer. Sonra kumlar ve çöller. Vahalar, palmiyeler. Hasılı aç kalır, açıkta kalır ama yılmaz. Sora sora Bağdat’ı bulur. Bu şirin şehri çok sever. İmam-ı âzam, Musa Kâzım ve Abdülkadir-i Geylani Hazretleri’nin türbelerini ziyaret eder. Sonraki günler de Cüneyd-i Bağdadi, Maruf-i Kerhi, Sırrı Sekati, Hallacı Mansur, Ahmed bin Hanbel, Behlül Dane, Bişr-i Hafi gibi velilerin kabirlerini gezer.
RÜYALARA İTİBAR OLSA…
Yapacak iş gidecek ziyaret kalmayınca Dicle kenarında bir gölgeye çöker. Arabın biri kılığına kıyafetine bakarak
–“Hayrola Türk” der “ne iş?”
Takkeci İbrahim samimiyetle anlatır. Adamcağız teaccüb eder.
– “Hayret bi şey” der, “şimdi sen bir salkım üzüm için aylarını harcadın öyle mi?”
– Evet öyle.
– Seninki de iş yani. Hiç rüyalara güvenilir mi? Bana uykularımda hazinelerden bahsediyorlar, gülüp geçiyorum. Yok efendim, İstanbul’da Topkapı diye bir yer varmış da, orada Takkeci İbrahim diye biri yaşarmış da, onun arka bahçesinde kör bir kuyu varmış da, burada bir küp altın saklıymış da… Mış da… Mış da… Mış da… Bir sürü fasarya.
Takkeci İbrahim rüyada gördüğü asmayı bulur mu, üzümü yer mi bilemiyoruz. Ama apar topar İstanbul’a döner ve arka bahçesindeki kör kuyudan küpü çıkarır. Sonra.. Sonrasını tahmin etmeniz lâzım. Elbette rüyalarındaki camiyi yaptırır. Bu öylesine sanatlı bir eserdir ki, kuytu mahalleyi kımıldatıp kıpırdatır.
PEKİ YA ŞİMDİ
Şimdilerde Topkapı darma duman. Bir koca mahalle, bitpazarı, hurdacılar kaldırıldı. Bir bakıma da iyi oldu Takkeci İbrahim Camii tekbaşına ortada kaldı. Hele etrafı da yeşillenince biblo gibi gülümseyecek. Evet Topkapı’da eski Rumeli garajının arkasında hani E-5 kenarında yer alan camiyi görmüş olmalısınız. Takkeci Camii o işte.
Gelgelelim 4 asırlık cami perişan mı perişan. Ahşap kubbesi ile tarzında zirve olan cami akıbetine terkedilmiş. Ne dersiniz tamir ettirmek için birilerinin Bağdat’lı rüyalar görmesini mi beklesek?
Not : Caminin 1592 yılında yapıldığını düşünürseniz bu hikaye en az 4 asırdır anlatılmaktadır. Ancak batılılar İslam dünyasındaki çarpıcı hikayeleri göz göre göre çalar, romanlaştırırlar. Sonra da kendi kültüründen haberi olmayan nesillerin önüne koyarlar. İşte bir zamanlar fırtınalar koparan “Simyacı” romanı bu menkıbenin kopyasıdır”
YazıAradan 10 yıl geçmiş, ben bu yazıyı arşive alalı. Kısa bir araştırma yaptım ama kaynağı bulamadım. 2024 yılında birileri Facebook’ta paylaşmış, ancak onlar da kaynak göstermemişler. Hasılıkelam, hikâye bu şekilde.
Aradan 10 yıl geçmiş. Biz Simyacı’yı yeniden okuyoruz. Bu defa İngilizcesini. Santiago, Personal Legend peşinde. Haftaya sınavı var kitaptan. Koca romanı satır satır irdelemek kolay değil elbette, ancak bir yerlerde hayatımızla çakışmış olması güzel. Öte yandan, yine geçenlerde not defterlerimi karıştırırken bir hatırama denk geldim. Yıl 2007. O satırları yazdıktan sonra unutmuşum, zira çok yazı yazmayı seven birisi olduğum için, haddizatında hepsini dönüp okumaya mecâlim de, zamanım da yok. Birisi okur diye yazıyoruz işte. Ya da hep tekrar ettiğim gibi, hayata bir iz bırakmak kabilinden. Gerçi hayata iz bırakmak öyle kolay değil; ancak taşla toprakla değil, satırlarla inceden değip geçmek bana daha çok uyuyor. Neyse, o tarihlerde iş hayatına atılmış, çiçeği burnunda yeni mezunum ben. Şöyle yazmışım: “Kısmet olursa, yabancı dil öğrenip yurt dışına gitmek istiyorum.”
Aradan 10 yıl geçti geçmedi, ben yurt dışındayım. Aradan bir on yıl daha geçti, ben şimdi bu dille kitaplar okuyorum. Satırlar zamana yayılıyor. Ne diyor Simyacı’da: “Eğer bir şeyi gerçekten istiyorsanız, onu gerçekleştirmeniz için tüm evren seferber olur.” Takkeci İbrahim Efendi’nin böyle bir sözü var mıdır, bilmiyoruz ama Paulo Coelho bu satırlara benzer şeyler yazmış. Hatta bir konuşmasında şundan bahsediyor: “Eğer bir şeyi gerçekten istiyorsanız, onu yapın; etrafında dolanıp başka şeylerle uğraşmayın. Ben yazar olmak istiyordum ve yazdım.” Ben de yazar olmak istiyorum ve yazıyorum. Ancak meşhur olmayı isteyip istemediğimden emin değilim. Zira bazı ezberlediğimiz sözler, zamanla hayat felsefemiz oluyor. Mesela hemen aklıma gelen şu satırlar:
Hangi meşhura kaldı ki dünya?
Bastığın yer belki Fatih’in kalbidir.
Mağrurlanma, el oğlu değmez.
İnsan neyin sahibidir?
Bu satırları ezberlediğimde daha çok toydum. Ancak o tarihten beri hep anonim kalmayı tercih ettim yazılarımla. Belki bir gün kendim iz olarak çıkmak isteyebilirim. Ama o gün hangi gün, bilemiyorum.
Takkeci İbrahim Efendi’den geldik. Ruhun şad olsun Efendi. Bizlere rüyalarımızın peşi sıra gitmeyi salık verdiğin için. Bugünlerde rüyalara pek itibar eden olmasa da benim itikadım o konuda tam. Belki de rüyalarda hep umutlu şeyler gördüğümdendir. Gerçi ne zamandır kâbuslar eşlik ediyor gecelerime ama olsun. Korkunun da insan ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Korkmak, lezzeti artırıyor.
Hadi, bugünlük benden bu kadar.
Sağlıcakla.
Müzik: İlyas Yalçıntaş – Sadem
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.