Soğuk, yanaklarını hafif ısırıklarla keserken Hicran adımlarını yavaşlatarak yürümeye başlamıştı. Şairin bıraktığı cümle hala aklına dolanıyor, yer yer soru işaretleri koyuyordu.

 “ Ben bir derviş değilim ya da bir müjdeleyici. Ben bir şairim. Ve sen de kanatları zayıf bir kuşsun. Git ve kafeslerine kapatılmış, kanatları zayıf kuşları uçur. Sende onların kanat çırpışlarından nasibini alacaksın. Sende uçabileceksin. 

Ne demek istemişti şimdi bu? Diye düşündü. Her şeyin cevabı bu sözlerde gizliymiş gibi kafasında çevirip duruyordu.

 Kanatları zayıf kuşlar kimlerdi?  Kafes neydi? Ya uçmak?” Belki de şair hicrana değil onun yüreğinde yuvalanan o ürkek ve suskun kuşa sesleniyordu. Şairin kuşlar ve kafesle kurduğu o imge zihninde genişlemiş bir başka hane açıyordu.  Bu alelade bir benzetme olamazdı.

Hicran düşünmeye devam etti. Şair anlatmak istediklerini metaforlarla dile getirmişti getirmesine de, bu metaforların Hicran’ın hayatında ki karşılığı neydi acaba?  Şair bu metaforla ne anlatmak istemişti?

Kafeslere kapatılmış kuşları düşündü evvela. Bir kafesin içerisinde yaşayan, her çıtırtıya ürperen, korkan, şaşıran, kanatlarını doyasıya çırparak havada süzülmekten mahrum kalan kuşları düşündü.  Zaman zaman değiştiriliyor olsa bile her zaman taze ve temiz kalması mümkün olmayan sulardan içen, tabii değil de sürekli suni yem ile beslenerek kursaklarına işkenceler edilen zavallı canlılardı onlar.

Bu nevi cümle mahlûkatın kanatları zayıf olanlarla güçlü olanları arasında pek bir fark yoktu. En nihayetinde kafeste olan her kuş özgürlüğü elinden alınmış bir tutsaktı. Bazıları şanslıydı elbet. Kafesinin kapısı açıldıktan sonra muvakkat bir süre ile özgür bırakılır birkaç dakika kanat çırpışı izlendikten sonra onlarda derhal kafese geri kapatılırlardı. Bunlarda yarı açık cezaevi mahpuslarıydılar. Bu kuşlardan hiç göç etmeyen, daima aynı belde de yuva tutan var mıdır acaba? Diye düşünmeden edemedi Hicran. Onlar için ise bir beldede esir olmaktı kader. Sonra kendisini düşündü. Uçmayı bilmiyordu bu yaşa  gelmesine rağmen. Hep garip bir kuş gibi hissetmesi, olduğu yerden gidememesinin nedenini birazda bu manada düşüncelerle desteklemeye çalıştı ancak çok üzerinde duramadı. Zira o, artık uçmayı değil… Başka diyarlara göçmeyi hayal bile etmeyi beceremiyordu.

Aklına özgürlük nişanı olarak gökyüzüne salınan beyaz güvercinler geldi .Onların dahi alıştırıldıkları üzere tekrar eski kafeslerinin olduğu yere döndüğünden kimseciklerin haberinin olmadığını düşündü. Bu defa onlar adına burkuldu içi. ‘Gönüllü tutsaklık’ dedi. Zaten biz de öyle değil miyiz? Gönlümüzce gidebileceğimiz nice yer varken, bir viraneye bile alışsak, ömrümüzü orada tüketiyoruz.”

Kuşlarla ilgili ne kadar bilgisi varsa gözlerinin önünden bir sinema perdesine yansıtılmış gibi ete kemiğe bürünerek geçmeye başladı. Ağır ağır, sessizce… Öyle ki arada bir şey kaçırmamak için gözlerini dahi kırpmadan izlemeye başlamıştı.  Sanki kendi hayatı da, içinden çıkılması imkansız bir anlatının sahnesiymiş gibi izliyordu bu seremoniyi ve kim bilir daha ne kadar sürecekti, şayet düşüncelerinin arasına şairin yüzü yeniden girmeseydi.


Şair tarafından ona uzatılmış ince bir dal parçası vardı ellerinde ve o, okyanusun dalgaları arasında çırpınırken, umutla tutunacağı tek varlıktı bu dal niyetine söylenen sözler.

Yine de şairin ne anlatmaya çalıştığını bulamıyordu bir türlü. Zihninde boğuşan onca düşünceyle eve doğru yürürken, önünden geçtiği dükkânlardaki esnafların şairden bahsettikleri o ilginç sohbetleri anımsadı.

Esnaf şairden bahsederken “ aldırma ona, o kendi kendine konuşur çoğu zaman. Söylediklerine bir anlam yüklemeye çalışmana gerek yok”. Derlerdi.

Bu sözler çoğu zaman Hicran‘a dokunurdu ama pek ses etmezdi çünkü o da babası gibi tartışmaktan çok susarak ya da mesafe koyarak geçiştirirdi.  Çünkü bu gibi tartışmaların kazananı olmayan yorgunluklar olduğunu defaatle tecrübe etmişti. Ve çoğu zaman sonunda kalpler kırılırdı — sesli ya da sessiz.

Hicran için şairin anlamı büyüktü. Şair, lakabını hak eden biriydi. Yıllar boyunca kitaplara yaslanmış , kelimelerin derinliklerine gömülmüş ve kendisini kalabalıkların gürültüsünden çekip kendi limanına sığınarak bugünkü haline dönüşmüştü.

Hicran Dalgın dalgın yürürken kendini evinin kapısında buldu.

Atkısı ve montunu astıktan sonra ayakkabılarını ayakkabılığa bırakıp terliklerini giydi ve sessizce odasına geçiyordu ki gözleri babasına ilişti.  

Babası, kanepeye uzanmış, üzeri ince bir battaniyeyle örtülmüş uyuyordu. Uykusu huzurlu değil yorgundu sanki. Hastaneden çıkalı bir hafta olmuştu ama Hicran biliyordu: Bu sadece kısa bir araydı. Tekrar dönmesi gerekecekti. Başta her şeyin evdeki kazadan ibaret olduğunu sanmıştı. Ama gerçek daha ağırdı. Babasının içindeki yük, Hicran’ın kavrayabildiğinden ağırdı. Ve o yük, bir süredir sessizce, Hicran’ın içine de sızıyor; yerleşiyor ve büyüyordu.

O gün, babasının defterinin arasında yer alan o satırları henüz okumamıştı Hicran. Ama belki bir gün okuyacak ve o satırlar da, şairin sözleri gibi, kafesin kapısını aralayacaktı.

Müzik : Erkan Oğur & Derya Türkan & İlkin Deniz Dokunmak – Naci Derler

Oynat

sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com