Hicran sakin ve usulca içeri doğru aktı. Babasının yüzünü gördüğünde içindeki hüzün her geçen gün artıyordu sanki. Hele mektuplar ve şair, onu iyiden iyiye içeri doğru çöken dingin bir su göletine döndürmüştü. Susuyor ve her geçen gün daha cüretkâr bir tavırla babasının mektuplarına saldırıyordu. Belki de sarılmaydı bu. Yıllarca uzak kaldığı ve kendisinden esirgenen sevgiyi bu mektuplarda bulmuştu. Kendisiyle paylaşılmayan sevgi burada depolanmış ve bir bakıma kendisiyle paylaşılması için bekletilmişti yazar tarafından.

Koltuğuna oturdu, içeride derin bir uykuya dalmış adamın elini uzattığı ilk mektubu çekti yine. Sonra vazgeçti. Aldığı yere koydu onu ve birkaç mektup kaldırıp kenara koyduktan sonra üstte kalan mektubu aldı.

“Azîzem…”

Hicran mektubun devamını okuyamadı ilk etapta. “Azîzem” bir sıfat mıydı yoksa bir isim mi? Zira ilk defa bu kadar net bir hitap görüyordu mektupların içinde. Eğer bir sıfat ise çok ince düşünülmüştü. Zira azizlik, dini literatürde çok temiz olanlar için ve İsa’nın havarilerinden olan kutsal kişiler için kullanılırdı. Elbette bir kadın için kullanılması onu çok yüceltmesinin yanında, kendisine ne denli muhtaç olduğunu da nazara verirdi ki bu bir şair sözü sayılabilirdi.

Babasını bir yandan takdir etti, öte yandan ise bu kadını ilk defa kıskandı. Yine de zihninde bir yerlerde bir azîzenin resmini çizdi. Bir manastırda, günahlardan çok uzakta tüm varlığını Tanrı’ya adamış bir azîze. Allah’ım, ne muhteşem bir sıfat…

Azîze Hanım’a duyulan bir hayranlık aldı kıskançlığın yerini; zira Hicran babasının aşkını artık anlamaya başlamış ve empati kapılarını sonuna kadar açmıştı. Babasını bir baba olarak değil, belki de aşk derdine müptela olmuş bir hasta; kendisini de o hastanın son evrelerinde onun yanına hiç olmazsa bir yudum huzur soluklaması için görevlendirilmiş bir nasih olarak görüyordu.

Bu mektuplardaki aşkın yaşandığı dönemlerde henüz çok küçük olduğunu hatırladı Hicran buruk bir kalple. 2-3 yaşında mıydı acaba? Ya da doğmamış da olabilirdi. Zira mektuplarda zamana dair hiçbir bulgu yoktu ama ilk defa bir isim ya da sıfata dair bir işaret vardı.

Ya evde yaşadıkları? Bu aşkın tohumları çiçekler açıp sonra da dalları bir sarmaşık gibi babasını sararken, o duygusal olarak hangi evrende, yaşamsal olarak ise nerede ve kiminle yaşıyordu acaba? Âlemi neresiydi? Ya kendisini ne kadar sevmişti Azîze’den sonra? Ya da Azîze’yle birlikteyken?

“Ah Azîze Hanım,” dedi. “İkimizi de küle çevirdin. Allah aşkına kimsin sen? Nereden bulacağım seni? Seni tanımak istiyorum. Neredesin, kimsin, nasılsın, nerede yaşıyorsun…”

Bir sürü soru yığıldı zihnindeki boşluklara. Bir baş ağrısı saplandı o anda ense köküne. Öyle bir ağrı ki, mektubu elinden bırakıp masa üzerine koydu, geriye doğru yaslandı. Gözlerini tavana dikti önce, sonra yavaşça kapatıp Azîze’yi düşünmeye başladı.

Gözlerinin önüne önce kara bulutlar geldi, sonra sağa sola doğru kayan sıvımsı lekeler. Bunların arasından Azîze’nin olduğu mekanı şekillendirmeye çalıştı. Olmuyordu, zira başka hiçbir done yoktu Azîze’ye dair. Neden sonra onu bir manastırda hayal etti. Azîze’ye yakışacak olan tek mekanın Sümela Manastırı olduğuna kanaat getirdi evvela. Oradan da siyah elbise içerisinde üzerine beyaz bir başörtüsü dökülen, yüzü bir o kadar beyazlara yakışan bir Azîze… Ela gözler hayal etti sonra. Burnunu çizmeye çalıştı ama beceremedi. Burun çizmeyi karakalem çalışmalarında da çizilmesi en zor yer olarak görmüş, sırf burun yüzünden silüet çizmeyi bırakmıştı. Ama Azize’ye güzel bir burun çizmek isterdi. Daha önce çizemedikleri hatırına en güzel burun. O ara annesini hayal etti. Bir an ona ihanet ettiğini düşündü ancak üstünde durulacak zaman değildi. Onun meselesi güzel bir azize çizmekti. Tam da bunu başarmak üzereyken içeriden babasının öksürüğünü duydu. Derin ve sık sık. Boğuluyormuş gibi bir sesle, ardı ardına öksürük.

Gözlerini açtı ve yerinden kalkıp babasının yanına yürümek üzere ayaklandı.


Günler çok hızlı akıyordu. Hicran, Rasih Bey’i bir kez daha hastaneye yatırmak zorunda kaldı. Tetkiklerin tamamlanması için hastanede kalması gerektiğini söylemişlerdi doktorlar. Yaklaşık bir hafta daha hastanede kaldı. Bu süre zarfında kendisini ziyarete kimse gelmedi. Babasının bu kadar yalnız bir adam oluşu Hicran’ı derinden sarsmıştı. Adresini değiştirmeden yıllarca kaldığı semtte, bir kişinin bile merak edip kendisini aramamış olması çok hazindi.

Bu derece yalnız olmak, insan zihninde bir yerlerde bir alarm ışığı yakmaz mıydı? Bir değersizlik hissi, bir önemsizlik duygusu yaşamaz mıydı insan? Kendisini babasının yerine koydu. Bu yalnızlığın anlık bir düşüncesi bile Hicran’ı hem korkuttu hem de üzdü.

Hastaneden ayrılmadan bir gün önce Hicran, hem babasının ihtiyaçlarını karşılamak hem de biraz hava almak üzere dışarı çıkmıştı. Döndüğünde, babasının odasına çıkan merdivenlerden gözleri nemlenmiş bir kadının indiğini gördü. Belli ki az evvel ağlamıştı ve şimdi de kendisini tutuyordu ağlamamak için; ancak belli ki gözleri onu dinlemiyordu. O parıldayan ışığa başkaldıran bir buğu vardı ve galip gelmek üzereydi.

Hicran, ilk başta onun başka bir hasta yakını olabileceğini düşündü. Neden sonra kadının yüzüne dikkatlice bakıp süzünce, bu yüzün kendisine ne kadar aşina olduğunu anımsadı. Olduğu yerde durdu. Birkaç basamak yukarıdan ona bakan kadının da bakışları Hicran’ın üzerine kilitlendi. O da olduğu yerde durdu.

Birbirlerine yol vermek üzere durdukları tavrı takındılar her ikisi de. Fakat öyle olmadığını ikisi de biliyordu. Hicran onu nereden tanıdığını, yabancı ise onun hakkında “acaba”ları olan bir tanıdığı olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Saniyeler çok ağırlaşmış, her bir saniye ise suskunluğun içinde çınlamaya başlamıştı.

Zihinlerde uçuşan düşünceler zamana direniyor, adımları yere çiviletecek bir şekilde bedene hükmediyordu. Hicran’ın zihninde ansızın bir şimşek çaktı. Bu O’ydu. Mektuplardaki kadın. Bu yüz, endam, bakış, gözyaşı… İçindeki şüphe birdenbire bir kesinliğe dönüşmüştü. Onu tanıyordu.

Nasıl da unutmuştu onu? Zaman bir sis bulutunu gözlerinin önüne sermiş ve Hicran’ı geçici bir körlüğe mahkum etmişti. Şimdi ise sis perdesi aniden aralanıyor ve capcanlı bir kalbi görüyordu.

— Siz… dedi ve şaşkınlıktan devamını getiremedi.

Kadın çantasını sıkıca kavrayıp bir adım geriye doğru çekildi. — Affedersiniz, geçebilir miyim?

Hicran bu sözler karşısında şaşkınlığı bir yana bırakıp tekrar söze girdi: — Sizi tanıyorum ben. Sizi tanıyorum. Gördüm sizi… bir fotoğrafta. Eski bir fotoğrafta, zarfların arasında… Sizin adınız… Azize olmalı.

Kadının yüzü; yanlış bir şey yaparken yakalanmış gibi biraz suçlu, biraz şaşkın ve biraz da pişmanlık duyan bir insanın yüz ifadesine büründü. Neden sonra kendisini toparladı. Hicran’la göz temasından kaçınarak: — Sanırım beni biriyle karıştırıyorsunuz. Ben… Azize değilim, dedi.

— Pardon, çok özür dilerim. Böyle pat diye atladım. Tanışmadık daha önce. Ama ben sizi gıyabınızda tanıyorum. Siz Azize olmalısınız. Evet evet, siz O’sunuz.

— Dedim ya küçük hanım, beni birisiyle karıştırıyorsunuz.

Kadının başka bir şey söylemesine fırsat vermeden konuşmaya devam etti Hicran: — Lütfen… Sadece bir dakikanızı istiyorum, ne olur. Mektuplar… Babamın mektupları. Onları buldum. Hepsi size yazılmıştı. O kelimeler… O kalp. Sizsiniz. Gizlemenize gerek yok.

Kadının şaşkınlığı arttı. Ancak sakinliği elden bırakmadı. Birkaç saniye içerisinde kendisini yeniden toparlamaya çalıştı ama sesi titriyordu: — O defterleri hiç açmamalıydınız.

— Özür dilerim… Biliyorum hataydı ancak size dair her şeyle yüzleşmek istiyorum. Vaktiniz varsa, ne olur? Sormak istediğim o kadar çok şey var ki. Lütfen… Kırmayın beni.

— Çok isterdim ama… Yapamıyorum küçük hanım. Onu o halde görmeye… daha fazla dayanamıyorum. Burada durdukça nefesim kesiliyor. Lütfen, yolumu kesmeyin. İyi günler.

Kadın Hicran’ın yanından geçip adımlarını hızlandırmak üzereyken Hicran arkasından seslendi: — O sizi çok sevmiş ama…

Kadın olduğu yerde mıhlanmış gibi durdu. Hafifçe arkasına döndü. Gözleri artık doluydu. Dudakları titredi. Ağzından zorlukla çıkıyordu kelimeler: — Sevmek… Bazen sevmek bile yeterli olmuyor. Sevmek uğruna geri kalan her şeyden vazgeçseniz bile, kendinizden vazgeçemiyorsunuz. Ve… bazen kendinden bile gizlemek zorunda kalıyorsun o sevgiyi.

— O hiç vazgeçmemiş sizden.

Kadının gözlerine sığınan yaşlar bu defa onu dinlememeye karar verdiler. Pembeleşmiş yanaklarından aşağı doğru ilkin bir yaş yuvarlandı, sonra bir diğeri… — Ne olur, izin verin gideyim, dedi.

— Gitmeyin. Lütfen. Ona hâlâ bir şey söyleyebilirsiniz.

Sessizlik, bazı hikâyelerin en zor cümlesidir.

Başka bir şey söylemeden merdivenleri koşarcasına indi. Bir aralık merdivenleri dönerken aceleden ayağı tökezledi. Hicran onu düştü düşecek sanarak telaşlandı fakat kadın tez canlılıkla hemen toparlandı ve merdivenleri süratle inerek gözden kayboldu.

Hicran onu görmenin şoku içerisindeydi. Bu O’ydu, adı gibi biliyordu. Zaten böyle apar topar gitmesinden belliydi o olduğu. Bu düğümü çözecek bir kişi vardı ve o da yukarıda yatıyordu.

Müzik : Kırgın Çiçekler – Tuna Velibaşoğlu

Oynat


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com