
Sessizliğin Ardından (Hicran)
Azîze Hanım’ın arkasından ne yapacağını bilemez halde kalakaldı Hicran.
Bazen koşmak istersiniz ama ayaklarınız sizi taşımaz.
Ya da içinizden bağırmak gelir, ama bağıramazsınız.
Hicran’ın yaşadığı tam da buydu: donukluk, şaşkınlık, sessizlik.
Geçmişten süzülüp gelen bir hayal gibiydi kadın.
Babasıyla ilgili hatıralar zihninde silinirken, birdenbire ete kemiğe bürünüp karşısında belirmesi Hicran’ı şoka sokmuştu.
“Niçin peşinden gitmedim?” diye geçirdi içinden.
Oysa peşinden koşsa, belki kim olduğunu öğrenir, belki bir kere daha karşısına çıkar, sorularını sorardı.
Ama yapamıyordu işte.
Babası yukarıda, yalnız ve hasta… Onu bırakıp gidemiyordu.
Şairin sözü geldi aklına:
Kuşları özgür bırakmalıydı. Kafeslere kapatmamalıydı kuşları.
Azîze Hanım, yıllar sonra kafesinden uçup buraya kadar gelmişti.
Hicran, onu yeniden düşüncelerin kafesine kapatamazdı.
Sonra içinden şaire karşılık verdi:
“Aşka uçarsan kanadın yanar” demişlerdi.
Ama uçmasan kanada ne gerek var?”
Evet, belki de Azîze Hanım çoktan uçmuştu.
Ve aşk, artık canlı kanlı karşısındaydı; hem de son demlerini yaşarken.
Oysa Ben Hep Limandım (Rasih)
Düşüncelerim parçalanıp etrafa dağılmamışken, onunla yeniden konuşmak istiyorum. Henüz bir anlamı varken kelimelerin ve seslerin.
Kendimi ifade etmeye çalıştığım bu günceme yazdıklarım yetmiyor anlatmaya.
Bir gün onu görebilecek miyim acaba?
Simyacı’da deniyordu ya hani:
“Bir şeyi gerçekten istersen, tüm kainat yardım eder.”
Bazen etmiyor. Yani bugüne kadar etmedi.
Hatta sanki bütün kainat engellerini toplayıp üzerine çullanıyor.
Kapılar kapanıyor, yollar dolanıyor, umut kırılıyor.
Kainatın kuralına haksızlık etmeyeyim ; Santiago da her şeyin yolunda gitmesini beklemiyordu.
O da kandırıldı, yalnız kaldı, çölde yürüdü.
Ama sonunda aradığı hazineyi dışarda değil, kendi içinde buldu.
Benim içimdeki hazine ne, onu dahi bilmiyorum.
Sürekli yeni şeyler deniyorum, denetiliyorum.
İç ve dış dinamikler beni hep bir yerlere çekiyor.
Kendi başıma yapabileceğimden mi korkuyorum,
yoksa sadece çekiniyor muyum?
Korkuyorum, değil mi?
Evet.
Sırf bu yüzden yazdıklarımı kimseye okutmuyordum.
Yargılanırım diye.
O beni anlıyordu.
İçimdeki şiiri o ortaya çıkardı.
Belki de ben yıllar sonra onda buldum güvenli limanı.
Oysa ben hep limandım.
Ben şiirsiz kalmadım.
Onsuz kaldım.
Şiirler bana kaldı.
Ama ben kimseye kalmadım.
Sayfayı çevirip yeniden yazmaya devam etti Rasih bey…
Bir gün usulca elleri uzaklaştı benden.
O gün bir limanda demirlemiş,
nerenin bayrağını çektiğimi bilmeden
öylece kalakaldım.
Sahipsizdim.
Bir o kadar da tehlikeli…
ve aynı zamanda tehlikenin ortasında.
Yalvarır gözlerle limanlara bakarken,
pişmanlık hissimi içimden atamadım.
Ben yanlış yapandım, ama o yanlışı herkes yapardı.
Sen de yaptın.
Ve görebildiğinde hem kendine, hem bana şaşırdın.
Oysa ben umut etmeden önce senin gibi bile değildim.
Sadece huzursuzdum.
Ve bir an önce okyanusa açılmak istiyordum.
Sonra gemim ele geçirildi o korsan tarafından.
Alabora etmeye çalışmasına, batırma arzusuna rağmen diri kaldım.
En son bir liman ve bandırası belli olmayan bir ucube gibi kalakaldım.
Cümlelerin kısa kısa olmasına çalışıyordu artık. Mektuplarda olduğu gibi uzun uzun yazamıyordu. Düşüncelerini toparlayıp yazmaya başladıktan sonra, sonunu getirinceye kadar arada kopukluklar meydana geliyor ve yeniden anlamlı hale getirmeye çalışması daha yorucu oluyordu. Bu yüzden böylesi bir yol seçmişti. Kısa cümleler ve kısa sözcük öbekleriyle yazmaya devam edecekti. En azından yazabildiği sürece buna devam edecekti.
II
Günlerim huzursuzdu.
Geceleri uyuyamıyordum.
Hâlâ da uyuyamıyorum.
Bu yüzden…
Zaman geceleri akardı.
Gündüzlerse kırık bir plak gibi
aynı yarayı çalardı.
Gecelerimse masumdu,
gündüzlerim kadar kirletilmemiş.
Uykularım delik deşikti.
Korkularla bölünmüş gecelerim bana yadigâr kaldı.
Kendimle konuşmaya başladığım her gece,
senden bahsediyorduk ikimiz.
Ben ve ben.
Sorular zor, cevaplar bazen basit.
Bazen ikisi de zordu.
Ama senden bahsetmenin hazzı hiçbir şeye değişilmezdi.
Bu yüzden yalnızlığa sığındık,
ikimiz.
Yani… benle ben.
Vardır bir plan,
benim içine müdahil olamadığım.
Hâlâ da var.
Orada yerim var gibi…
Ama dahlim yok.
III
Kendimi açtığımda anlayış beklerdim.
Belki de anladın.
Belki anlamadın.
Ben her ihtimale sığındım.
Son kurşunumu atmıştım.
Sana sığınmıştım.
Ama bu defa…
çırılçıplak.
Ayıpsız.
Silahsız.
IV
*Kaldıramadın sevgilim.
Yapamadın.
Senin yapamadığını
ben de yapamadım.
Bana bu cezayı kestiğinde,
hem yıkıldım
hem de tuhaf bir huzur buldum.
Bu aşka en çok
senin masumiyetin yakışırdı.
“Eğer aşk ikilikte birlik demekse,
bu tarife senden masumiyet düştü,
benden ise bencillik.”
Aşk zaten böyle bir şey değil mi?
Vuslata ermemişlerindir aşkın tarifi.
V
Defterin son satırlarını yazıyordu. Hicran kapıdan girmek üzereydi. Bitirmek istiyordu. Ama bazı cümleler, tıpkı hayat gibi, hep yarım kalıyordu.
Bugün geldin ya, anladım, artık senden değil,
kendimden saklanıyorum.
Bak gidiyorum işte.
Koca bir yokluk bırakarak arkamda.
Sana bir olmamışlık hediye ediyorum,
içinde herhangi bir ukde bırakmadan.
Varla yokun arasında.
Araf hediye ediyorum sana.
Yoksa…
yine kendime mi yaranmaya çalışıyorum?
Yoksa…
yine sana mı ihanet ediyorum?
Ah sevgilim…
Sensiz gitmek istemiyorum.
Bu satırları bu yüzden sana yazıyorum.
Yaşamak istiyorum.
Unutkanlığı…
unutarak.
Sende kalarak.
Yada bir harf, bir çizgiye tutunarak.
Ve o an…
O esnada, Hicran içeri girdi. Râsih Bey defterin kapağını kapattı. Cümleler yarım kalmıştı, ama gözlerindeki yaşlar hâlâ oradaydı. Hicran şaşkındı. Râsih’in suskunluğu ise defterin kapağına mühürlenmişti. Hicran, babasının hâlini evvela fark etmemişti. Bu yüzden hemen konuya girmek, ve Azize hanımla ilgili sormak istediği ne kadar soru varsa sormak istiyordu. Soruların hepsi birikti ve dudağının ucuna yığıldı… Ama odadaki sessizlik… defterin kapanan kapağına sinmişti.
*Hicran daha söze girmeden peşi sıra bir hemşire giriverdi.
Rasih Bey’i beyin tomografisine götürmeye gelmişti.
Hicran babasına eşlik etmek istedi, ama odada onun elinde duran, gözleriyle mühürlediği çiçekli deftere bakma merakı ağır bastı.
Rasih Bey kaygılı gözlerle ona baktı.
— Tamam baba. Sen git, ben seni burada beklerim, dedi.
…
Rasih Bey’in gözleri bir şeyler söylüyordu.
Hicran bakmadı. Deftere kilitlendi.
Hemşirenin gelişi, defterin sırrına beklenmedik bir kapı açmıştı.*
“Hicran artık biliyordu; yüzünü belki bir daha hiç göremeyeceği Azîze Hanım’dan önce, düğümü çözecek tek şey bu defterin satırlarıydı.”
Müzik : Sezen Aksu -Gülümse
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.