İlk Gurbet ve İlk Aldanış

cropped-10868013_10205686874278336_3978632668773843569_n1.jpgAnlatacağım hikâyenin yaşandığı sene yatılı okula daha yeni gitmiştim. Benim için zor bir dönemdi. Psikolojim alabildiğine bozulmaya başlamıştı. İlk başlarda kendim için bir başarı olarak gördüğüm bu durumu yatılı okulun çetin şartlarını gördükten sonra hezimet saymaya başladım. Ayrıca ben yaşlarda olan ve benimle aynı sınıfta okuyan Dayımın kızı Leyla’nın da benim yatılı okula gidişimden sonra, bizim evde kalmaya devam etmesi aklımdaki soruların daha da çoğalmasına neden olmuştu. Ben başarılıydım o başarısızdı. Ben evin öz be öz evladıydım o ise başkasının çocuğuydu. Maddi durumumuzdan kaynaklıysa eğer onun boğazı benimkinden büyüktü yani. Çalışkanlık desen onunda derslerine ben yardım ederdim. Gerçi bende öyle çok aşırı ders çalışan biri değildim ancak zeki sayılırdım. Bir de kolay kolay unutmuyordum öğrendiklerimi. İnsan unutmayınca, karşısına aynı şeyler bir daha çıkarsa zorlanmadan yapabiliyor. Velhasıl ben eski okulumun birincisi olarak başladığım yolun yarısına bile gelmeden ailemden uzakta başka bir şehirde yeni bir  okula geçmiştim. Üstelik fiziki şartları açısından son derece kötü bir pansiyonda kalıyordum. Orada bir dizi yalnızlık ve zorluklarla da yüz yüze kalmış ve hepsini aşmaya çalışmıştım.

O yıl, gittiğim okuldan neredeyse her hafta cuma günü çıkıp eve geliyordum. Kimi zaman para verip, kimi zamanda denk gelirsem halamın kocası olan eniştemle ya da eski köyümüzün muhtarının arabası ile o uzun yolu hiç bıkmadan her hafta tepiyordum. Pansiyonda öğle yemeğini yedikten sonra yola çıkıyordum yaklaşık üç buçuk saat sonra eve varıyordum. Her hafta evci çıkmama neden olan şeye, aile veya kardeş özlemimi diyeyim yoksa ev ortamına olan özlem mi? Ya da yatılı okulun o dönem ki çetin şartlarından bir nebzede olsa uzak kalıp, olanları unutmak mı? Bilemiyorum. Bildiğim tek şey, pazartesi sabahı gittiğim okuldan cuma akşamı kaçabilmek için zamanı tespih tanesi gibi hızlı çekmek için çırpınıp duruyordum. Pazar akşamı ya da pazartesi sabah pansiyona geri döndüğümdeyse ilmek boynuma geçirilmiş gibi oluyordum ki ,burada ki ilmek kelimesi işin benim açımdan  rahatsızlık derecesini anlatmaya yeter sanırım.

Babam köy ilkokulunun müdürüydü. Köydeki muhtar, jandarma karakol komutanı, belediye başkanın ve köyün diğer ileri gelenleriyle çok samimi dostluğu ve iletişimi vardı. Çoğuna ailece gider gelirdik. Okul öğretmenleriyle de aynı şekilde ailevi münasebetlerimiz vardı. Bizi severlerdi. Benim için “Büyümüşte küçülmüş” diyen bir öğretmenden bu sözü ilk kez duymuştum. Adı Sevda öğretmendi. Türkçe dersimize girerdi. Evimize geldiği zamanlar benim için sık sık, “bu çocuk büyümüşte küçülmüş” derdi. “Büyümüşte küçülmüş” ne demek diye kaç defa sordum fakat hiçbir zaman benim anlayabileceğim şekilde tatmin edici bir cevap vermedi. Bende kendimi, anlamını bilmesem de,  öyle kabul ettim.

Bizim köyün karakol komutanı da değişmişti bu arada. Yeni komutan iri yarı, camları siyah kolormatik camlı gözlükleri olan, uzun boylu babayiğit biriydi. Babamla muhabbetleri iyi ilişkileri gayet samimiydi. Ben yatılı okulda okurken ailece gidiş gelişlere de başlamışlardı. Komutanın ailesi de kalabalıktı. Bembeyaz sakallı nur yüzlü yaşlı bir babası, ben yaşlarda ve benden küçük yaşlarda kızları ile birlikte kalabalık bir aileydiler.

Komutanın en büyük kızı olan “Gül” ben yaşlardaydı ve benimle aynı sınıfa gidiyordu. Oda benim gibi okulun en gözde öğrencilerindendi. Simsiyah saçları, ay gibi yüzü, yüzündeki benleri, hilal gibi kaşları ve kahverengi kocaman gözleri ile bir ahu devran sayıyordum o  endamlı  kızı. Herhalde ben Karacaoğlan gibi bir halk ozanı  olsam, ona olan muhabbetimden bende  onu bu şekilde tasvir ederdim

Pencereden bakan dilber

Güzelliğin bildirirsin

Ak göğsünde lale sümbül

Ağlayanı güldürürsün

 

Gerdan açık benlerin çok

Güzellikte menendin yok

Kaşların yay kirpiğin ok

Vurduğunu öldürürsün

 

 

Gül bülbülün sekiminden

Perçem zülüf takımından

Geçme mescit yakınından

Çok namazlar böldürürsün

 

Karac’oğlan bana yazık

Yari gördüm bağrı ezik

Bahçendeki güle yazık

Pek bekletme soldurursun

Güzelliği bir yana, akıllı ve efendiydi aynı zamanda. İnsanın bir görüşte bazen akli melekelerini bir yana bırakıp, kalbiyle hareket edebilmesine neden olabilecek bir yaradılışı vardı ve bu haliyle de aklımı almıştı başımdan. Nerede gördüm? Nasıl oldu bilmiyorum, ama onu gördükten sonra, her cuma benim için cidden bir bayram havası halini almıştı.

Onu görmek için cumaları hem koşar adım hem sever adım geliyordum, onun iklimini soluklayacağım şehre. Bu şehir artık bir başkaydı. Erguvan mı kokuyordu, gül mü? Yahut sümbül mü bilmiyorum, ama bildiğim bir papatya falı kadar ürkektim ve bir yaprak canı ile  bağlıydı aşkım.

Bir gün yine cuma vakti erkenden ayrıldım pansiyondan koşar adım çıktım ve minibüs duraklarına yetiştim. Sıradaki minibüse binerek bizim ilçeye, oradan da köye geldim. Annemle biraz hasbihal ettikten sonra uzun yoldan gelmiş olmama rağmen koşturup doğruca okula gittim. Bereket versin, son derse yetişmiştim yine. Cuma son ders kiminse artık ona giriyordum. Eski öğretmenlerim de bir hayli severlerdi beni. İlgileri hala üzerimdeydi. Benim ise hala tekrar buraya dönme umudumla hayallerim vardı. Oysa gerçekten dönmeme daha çok vardı. Yıllar sonra dönecektim, o zamanda benim için bir anlamı kalmayacaktı bu dönüşün.

Eski okuluma yeni gelmiş bir din kültürü hocası vardı. Adı Said Hocaydı. Onunla da iyi anlaşmıştık. Sevmiştim onu, oda beni sevmişti. Said Hoca için bile olsa kızıyordum kendime. Yatılı okula gidebilmek için girdiğim o lanet sınavı ve sınav sonrası yapılan mülakatı neden geçerek gittim diye. Derslerde kalkıp konuştuğum da arkadaşlarım hep imrenerek bana bakarlardı. Nede olsa yıllarımızı birlikte geçirmiştik az buçuk nasıl biri olduğumu biliyorlardı. Onlara nazaran hem bilgim hem de diksiyonum daha düzgündü. Beni onlar çokta ilgilendirmiyordu artık. Benim için önemli olan Gül’dü ve oda o sınıftaydı. Gül’ün  bana baktığını zannederdim ve kalkıp konuşunca sanki ona karşı konuşuyor gibi hissederdim. Artık Gül’ü görmek okuldan tabiri caizse kaçarak erkenden köye gelme sebebim olmuştu. Hafta sonunu iple çekerken  artık halatla çekmeye başlamıştım. En önemlisi okul idaresine, Fransızca olan yabancı dili değiştirmek için türlü türlü psikolojik baskı yaparak cuma öğleden sonralara ingilizce dersi koydurtan tayfanın başındaydım. Ama gel gör ki, İngilizce dersini sadece ben ekiyordum. Ne için “Gül” için.

Bu iş artık gel gitlerle olmayacaktı. Bir şekilde Gül’e olan ilgimi kendisine söylemeliydim veya söyletmeliydim. Âşık olmuştum resmen ama ona bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Daha önce kimseye böyle bir şey söylememiştim. Son derece saf duygularla aşkı içimde yaşıyordum. Aklıma bir an onun en iyi arkadaşı olan Leyla’ya söylemek geldi. Ama Leyla’da  çok çekingen bir kızdı gidip Gül’e söyle meye cesaret edebilir miydi  acaba? Merak ediyordum. Hem söylese de acaba kız kabul edecek miydi? Etse bile acaba iki haftada bir görmeye razı olacak mıydı? Bir ya da iki yıl sonra buradan giderlerse nasıl görüşecektik? o zamanlar ne sosyal medya var ne cep telefonları, nede bizde böyle bir ufuk. Daha ortada hiçbir şey yokken ve kızla hiçbir şey konuşmadan beynime hücum eden deli sorular vardı. Son kararım şu oldu; ne olursa olsun ona olan hislerimi açacaktım. Leyla’ yı bunun için aracı olarak kullanmak en makul fikir olarak karşımda durmaktaydı.

Bir akşamüzeri Leyla’ya anlattım durumu. Kalbimin onu görünce nasıl küt küt attığını sonra nasıl hayran olduğumu onsuz yaşayamayacağımı vs vs. Leyla Önce çok şaşırdı ama yapacak bir şeyi yoktu bu iş üzerine kalmıştı bana yardım etmek zorundaydı. Bu defa da korktuğunu, bunun duyulması halinde çok zor durumda kalacağını anlatmasına rağmen ben ısrarcıydım. Çaresi yok gidip konuşacaktı. Beni ne kadar oyaladı hatırlamıyorum. Aradan geçen onca zamandan sonra bir gün okuldan çıkıp eve geldiğinde bana mutlu haberi getirmişti. Gül beni kabul etmişti ve oda beni sevdiğini söylemişti. Aman Allah’ım aşkım karşılıksız değildi. Dualarım kabul olmuştu. Mutluluktan çığlık atmamak için kendimi zor tutmuştum. Bu mutluluk için neler verilmezdi?

Derken benim için zaman daha yavaş akmaya başladı. Hafta içi okulda olduğum günler sıramda oturduğumda hep onun yaşadığı yerin olduğu yöne bakmaya başlamıştım. Nereye baksam o siyah saçlar, o seke seke yürümeler. Huri misin? melek mi? Be hey zalim! nasıl bir şeysin sen? Aklımı başımdan aldın deyip duruyordum. Tahammülüm kalmıyordu hafta sonları yaklaştığında. Yıllar sonra karşılaştığım şu mısralar sanki o günlerdeki  beni anlatıyordu.

Tahammül mülkünü yıktın Hülâgü Han mısın kâfir

Aman dünyayı yaktın ateş-i suzan mısın kâfir

 

(Tahammül ülkesini yıktın, Hülâgü Han mısın kâfir

Aman dünyayı yaktın yakıcı ateş misin kâfir)

 

Kız oğlan nazı nazın şeh-levend âvâzı âvâzın

Belâsın bende bilmem kız mısın oğlan mısın kâfir

 

(Nazın kızoğlan nazı, bağırışın delikanlı bağırışı

Belasın, ben de bilmem kız mısın, oğlan mısın kâfir)

Derken artık her hafta gidip gelmeye başladım. O yıl ailemin maddi durumu da  iyi değildi. Sonraki yıllarda öğrendim. Babamın parası olmazmış çoğu zaman. Aldığım harçlıkları nasıl zorlana zorlana verdiğine bir kaç kez şahit oldum sonra ki yıllarda ama iş işten geçmişti.

Bu arada Leyla bana ondan sürekli haberler getiriyordu. Bense bir kere bile kendim gidip Gül’e,  seni seviyorum, hem de çok seviyorum, yanında olmak, seni görmek sana yakın olmak istiyorum, sensiz geçen her gecem yakıcı azap, hicranla yanan gönlüm bakışının getireceği bir damla suya hasret, içimdeki tufanlara güneş oldun bundan sonrada hayatıma gecelerime güneş ol…  Diyemedim.

Utanmak mı dersiniz adına, yoksa yadırganma korkusu mu? Veya bu tür ilişkilerin o yıllarda nasıl yaşandığını bilememek mi? onu şimdi bile bilemiyorum. Bildiğim sadece kitaplardan okuduğum, bin bir gece masallarında ki prens ve prenses aşkıydı. Onlarda ise, yollarda canavarlar, ejderhalar, cinler ve perilerle karşılaşmadan, onlarla savaşmadan vuslatın olmadığıydı. Benim yolum uzundu. Oysa şimdilik savaşacak ne imkânım neden gücüm vardı. Kısa boylu ve sıskaydım. Şimdilik sadece ondan sürekli haber almak yetiyordu benim için. İyi olduğunu bilmek, neşeli olduğuna şahitlik etmek, buna benzer iyilik emaresi haberler, bunun yanı sıra bazen de karşılaşıp hal hatır sormak işte. Mutluluk buydu benim için.

Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Belki de aylar geçti. Bir hafta sonu pansiyona Gül ile aynı sınıfta olan arkadaşım Kamil geldi. İki gün boyunca akşama kadar Kamil ile gezdik. O hafta eve gidememiştim  ve ertesi hafta gitmeyi planlıyordum. Kamil’in gelmesi bir bakıma çok iyi olmuştu Gül den haber alacaktım. Konuşma aralarında birkaç şey sordum Gül ile ilgili, aldığım cevaplara göre ise olumsuz bir durum yoktu.  Kamil pazar günü dönecekti. Dayanamadım bu sırrımı Kamil’e de açtım.

-Dostum ben Gül’e aşık oldum. Böyle bir ilişkimiz var senin de bilmeni , en yakın arkadaşım olarak arada göz kulak olmanı istiyorum. Ve ayrıca Senden bir şey rica edeceğim” dedim..

Bunu duyan herkes gibi Kamil’de şaşırdı.

– Nasıl olur? Sen bu kadar uzaktan böyle bir şeyi nasıl yapabiliyorsun? Hem onun bildiğim kadarıyla başkasıyla bir gönül ilişkisi oldu onun, aynı zamanda senin ile olması imkânsız. Bu ite bir yanlışlık var dedi.

Ama ben ısrarcıydım.

-Aldırma sen söylenenlere dostum. Onun çok aşığı olabilir ama emin ol gönlü bende, benimde onda.

-Madem öyle, senin için hangi fedakârlık olursa olsun yapmaya hazırım”. dedi Kamil.

-Ona benden bir hediye götürmeni istiyorum. Yeni aldığım bir anahtarlık maskot yani. Bunu ona ver ve birde mektup yazdım. Bizzat teslim edersen sevinirim dedim.

Kamil beni kırmadı ve hediyemle birlikte yazdığım aşk dolu mektubu Gül’e vermek üzere benden aldı. O hediyeyi ve mektubu verirken hala nasıl heyecanlı olduğumu anımsar gibiyim. Pazar günü akşam üzeri Kamil’i yolcu ettim . Pazartesi günü hediyemi verecekti, bense cuma günü kendim erkenden gidip Gül’ü görecektim ve hediyemi beğenip beğenmediğini soracaktım.

O hafta bitmek bilmedi. Yine cuma günü öğleden sonraki dersi beklemeden erkenden cıktım .Pansiyon, minibüs, ilçe, köy derken sonra  doğru eve. Eve vardığımda saat epey ilerlemişti. Eşyalarımı bırakıp hemen  okula koştum.Gül’ü görmek için çok sabırsızlanıyordum. Ama öncesinde Kamil’i bulmalıydım.Nihayet Kamille karşılaştık. Hal hatır faslından sonra Kamilin tavırlarının tuhaf ve yüzünün asık olması bir şeylerin ters gittiğine işaretti. Ben daha bişey söylemeden Kamil bana sitem etmeye başladı.

-Sana söylemiştim işte o kız seni sevmiyor

-Neler söylüyorsun kardeşim bunlar nasıl sözler .

-Senin yüzünden az daha beni müdüre şikâyet ediyordu. Hani bu kız seni seviyordu? Bırak sevmeyi kız seni tanımıyor bile.

-ya olum seviyor tabi. Hediyeyi vermedin mi?

Ben sorularımı bitirmeden Kamil anlatmaya başladı . Pazartesi günü okula gidince doğru kızın yanına gitmiş. Ona benden selam iletmiş ve gönderdiğim hediyeyi takdim etmiş ama kızın cevabı şok etmiş Kamil’i. Hatta sonradan öğrendiğim de ben nasıl şok olduysam oda o anda öyle şok olmuş. Kızın ifadesi aynen şu şekilde; tanımıyorum öyle birini, eğer bana bir daha böyle bir şeyle gelirsen seni okul müdürüne şikâyet ederim… Bu sözleri duyunca yıkılmıştım. Nasıl olurdu! Böyle bir şey söylemek için bu kadar zaman neden beklemişti. Her şey bir yana, benden haberinin olmaması imkânsızdı. Ailelerimiz tanışıyordu, gidiş gelişlerimizi vardı, kendisiyle her hafta konuşuyorduk. En kötü ihtimalle En samimi arkadaşı olan Leyla bizim evde kalıyordu. Tanımıyorum diyebilmesi için hafıza kaybı yaşamış olmalıydı. Çünkü ne zaman karşılaşsak utangaç bir tavırla yüzüme bakardı. Beni gördüğüne sevindiğine dair hep yüzünde bir tebessüm olurdu. Şaşkınlığım,kızgınlığım,utanışım, ihanete uğramışlık duygum ve daha bir çok tarifsiz hezeyan, hepsi aynı anda olmuştu işte. Gül ile karşılaşmak istemiyordum. Korkuyordum çünkü ya beni görünce bu tavrını devam ettirirse ne söylerdim nasıl dururdum karşısında. Allah’ım bu nasıl bir felaketti. Olanlara inanamıyordum.  Orada daha fazla kalmaya dayanamadım.

Doğruca eve gittim. Leyla evdeydi. Annemin olanlara şahit olmasını istemediğim için Leylayı yan odaya çektim. Karşısında durup yüzüne baktım ve sordum.

-Neler oluyor Leyla!. Gül neler söylemiş benim hakkımda. Neler söylediği bir yana, benim için,  onu tanımıyorum demiş. Yoksa oyun mu oynuyorsun benimle? .Yoksa, yoksa Gül ile hiç konuşmadın mı sen?

-Hayır konuşmadım! Korktum hiçbir şey söyleyemedim

– Bu zamana kadar beni neden oyaladın madem.

-….. (cevap yok)

Meğerse Leyla beni okul bitinceye kadar oyalayıp, okul bitince de köyüne dönerek hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmeyi planlıyormuş. Ona aldandığıma  ve beni  aldattığına ne kadar üzüldüğümü, bu aldanmışlığın ve aldatılmışlığın ruhumda nasıl bir depreme yol açtığını, bundan sonraki hayatımda her aldatıldığımda tekrar tekrar aynı travmayı yaşadığımı kimselere anlatamadım, anlatmadım. Aşka olan inancım bitti. İnsanlara olan güvenim kaybolup gitti bir anda. İnsan kendine bu kadar yakın birisine ihanet edebiliyorsa her şey beklenirdi insanoğlundan.

Aradan çoook uzun yıllar geçti. Birçok okul okudum, birçok insanla tanıştım, birçok kez de aldatıldım. Her aldatıldığımda ise  o günü tekrar yaşadım. Ve yaşım otuzlardayken Ben hala o mahzunluğu zaman zaman üzerimde taşırım.

sonra ne mi oldu?

–              Leyla; o yaz köyüne döndü bir daha da geri gelmedi. Aradan yıllar geçti, evlendi birkaç çocuk sahibi oldu. Geçtiğimiz yıl  (Evliliğinin sanırım 8 ya da 9. senesiydi) . Bir akşam vakti eşine, biraz rahatsız olduğunu, salonda istirahat edeceğini söylemiş ve evinin salonunda uyuyakalmış. Sabahleyin küçük çocukları annelerini uyandırmak için salona gittiklerinde annelerinden ses çıkmadığını görüp telaşla babalarına haber vermişler.

-Baba! Annemiz uyanmıyor kalk söyle de bize kahvaltı hazırlasın.

Çocukluk işte ne bilsinler, anneleri gece kalp krizi geçirerek vefat etmiş ancak sabah anlaşılmış vefat ettiği. Rahmetli Babaannesi de öyle gece uykusunda vefat etmişti. Kader!

Gül; babasının  tayini Kastamonu’ya çıktı ve Kastamonu’ya gitti. Sonradan öğrendiğim kadarıyla İstanbul’da bir üniversite kazanmış ve orada okumuş. Neden evlenmemiş, neler yaşamış bilmiyorum ama hala bekârmış ve bir sigorta şirketinde çalışıyormuş.

 Ben;  118 bilinmeyen numaralar servisinden Gül’ün ev telefonunu öğrenip birkaç defa aradım ve sadece sesini dinledim. O’ muydu bilmiyorum ama ne zaman biri telefonun ahizesini kaldırsa kalbim yerinden fırlayacakmış gibi olurdu. Zamanla unutmam gerektiğini anladım ama yapamadım, unutamadım. Bir süre sonra ise unutmaya çalışma gayretlerini bir kenara bırakıp,  yokluğuna alışmaya çalıştım…

İlk sevdiğim kadına yaklaşmaya çalışıp kalp kırıklığı ile gerisin geriye dönünce, sonraki sevdiklerimi hep uzaktan sevdim. Şimdi ise cesaretimi toplayıp, konuşamadığım sevdiğim ilk kızın ardından şunu söylüyorum.” keşke cesaret edebilmiş olsaydım”. Şimdi en azından bir bahanem olurdu belki, aşkın vuslatla savaşında arada kalan aldatılanlardan olmazdım.. Ben o  zaman orta okul ikinci sınıftaydım şimdiyse kendimden küçüklerden yaşımı saklıyorum, ve hala da yazıyorum . Bakıyorum da aradan çook uzun yıllar geçmiş.  Ve ben o günlerden sonra kimsenin  ne elini tuttum, ne yüzüne baktım. Hatta aşık oldum felan sanırlar diye oldukları tarafa bile bakmadım .

 

Reklamlar