
Kendi kendine mırıldanıyordu. Nahif bir ses tonu vardı ve bu ton, kendisini istemsizce dinletiyordu. Konuşurken, sanki sahildeki kayalıklara usul usul sesini duyurmaya çalışır gibiydi. Onun dinleyeni bugün yalnızca kayalıklardı. Her gün gelip geçerken ona kayıtsız gözlerle bakan binlerce insandan yüz çevirmiş, sadece kayalarla hasbihal ediyordu.
Denizin gövdelerine günde binlerce kere çarpmasına rağmen, vakarlarını hiç yitirmeden, o aşığı oldukları denize öylece bakan kayalara sesleniyordu. Kayalar ise şairin şairliğine saygıda kusur etmiyor, ne söylerse söylesin onu her zamanki gibi sessizce dinliyorlardı.
“Âşık dediğin biraz da kaya gibi olmalı, değil mi? Deniz ne kadar çarparsa çarpsın; o havaya, o edaya ve duruşa aşkla bağlı kalmak demekti sevda. Milyonlarca yıl olduğun yerde kalsan da, orada öylece bekleyip sadık olmaktı aşk, değil mi? Ruhumdan arınıp aklımla ne cevap vereceğini bilmesem de, her gün seninle konuşmak iyi geliyor bana. Hep dinliyorsun beni sen; burada da, binlerce kilometre ötede bir sahilde olsan da…
Bir milyon kere sistem tarafından aranıp çağrısına cevap verilmeyen bir santral gibi çağırıyorum seni. Görüyor musun? Tabyaları ele geçirilmiş bir ordunun savunmasızlığına salınmışım. Ne zaman dönüp ardıma baksam bir düşman görüyorum. Ele geçirildiğim yerde emin olacağımı düşünmeyi bırakmam lazım. Kurşunlara dizileceğim, harman yerlerim yakılacak bir acımasız yüzünden. Bir yaban gibi… Bir divane gibi kaderime terk edilmeyeceğimden şüphem yok.”
“Ben bir şairim oysa… Değil miyim yoksa? Olsam da olmasam da; ne vazgeçerim, ne de bıkarım ben bu yolun cefasından. Aşıma kan doğradım, kül yuttum eskimiş zamanın peşimde kalan her parçasında. Mahşer mahşer atlılar geliyor üzerime doğru. Onlardan kurtaracak düşünceler ise tutuk… Bana inat, ağır aksak geliyor.
Hattı mı yoksa sathı mı tutmalı? Yolların başını kesmiş haramiler. Sürünerek mi geçmeli, kimin sürdüğü belirsiz o yaban tarlalardan? Bıçak kemiğe dayanmışken, kesip atmalı mı aklı en inceldiği yerden?
Ne diyorum ben, kime söylüyorum? Kim anlar beni? Yorgunum, üşüyorum. Dinlendir beni… Dinlendir, dinlendir, dinlendir… Usul usul, sıcak sıcak sal beni çöle. Azap! Bırak yakamı Azap! Ya da kurtar beni düşüncelerimden; daha çok gel üzerime. Öldür, öldür, öld…”
Diye sayıkladı Şair… Hicran onu dinlerken, kesik kesik gelen sesi ve kopuk kopuk sıraladığı cümleleri zihnindeki imgelere iliştirmeye çalıştı. Ne onu tam olarak anladı, ne de anlamadığına kani oldu.
Şairin sözlerinin muhatabı kimdi? Ne zamanı yaşıyordu bu adam? Sözleri nerelere uzanıyor, kimlere dokunuyordu? Hiçbirini bilemedi Hicran. Şairin gözleri kederle doluydu. Bu keder pişmanlık taşıyor muydu acaba? O kederin içerisine yuva yapmış kaç bin duygu vardı kim bilir?
Şairi salıverdikleri o tımarhaneden bu sahile ne kadar yol vardı? Neler yaşanmıştı onca zaman? Bunları da bilemedi Hicran. Sadece şairin içinde yatan o amansız mücadeleye imrendi. Kutsal bir acıyı çekiyordu sanki. Kimselerin giremediği o mahreminde, şairin sözleri onun tek dostuydu; ya da en büyük düşmanı.
Şairi buralarda tanıyan çoktu ama kimse nereden geldiğini bilmezdi. Derviş gibi yaşar, bilge gibi dururdu; ne var ki iş gözlerine gelince değişirdi. Baktığı her kişinin kalbinde çizili ne varsa onu görür, ne yazılmışsa onu okur gibiydi bakışları. Gözlerinin dolaştığı yerlerde, her an her dakika gizlerde saklanmış bir şeyleri keşfediyor gibiydi.
Hareketleri yavaş ve kendinden emindi. Üzerinde yaz kış eksik etmediği koyu yeşil bir pardösü vardı. Bu pardösünün yamasız ve pak olması; şairin günün sonunda temiz bir yerde uyuduğuna ve kişisel bakımını ihmal etmediğine dair işaretler verirdi. Akşamları nereye gider, nerede kalır kimse bilmezdi. Bilinen tek şey vardı; o da şairin hiç kimseyi rahatsız etmeden, kendi âlemine açılan pencerede yazılanları sesli olarak okuduğuydu.
Sakallarını düzelten birileri de olmalıydı muhakkak. Ne uzun ne kısa olan sakalları her daim nizamiydi. Yüzünü sinekkaydı tıraşlı gören hiç olmamıştı bugüne değin. Görenlerin ondan korkacağı birisi değildi; ancak ekseriyetle ondan çekinmelerine neden olan vakur bir tavrı vardı.
Oysa bugün, eski hallerine nazaran pek bir farklıydı. Şefkat bekleyen bir çocuk gibi savunmasız ve acizdi. Bu hal, sadece bugüne mahsustu. Hicran, onu daha evvel böyle gören kimsenin olmadığını adı gibi biliyordu.
Hicran, şairle yalnız konuşmaya çekiniyordu. Çünkü şairin, onun kalbinde gizli olanları da okuyabileceğine dair bir hissi vardı. Zor zamanlarında hep bir Hızır beklemişti ya; işte bu şairin o Hızır olabileceğine dair içinde cılız da olsa bir inanç yeşermişti. Hem Hızır daima kapıya gelip ev sahibinden bir şeyler isteyecek değildi ya! Arada böyle insan içine karışıp, pekâlâ birilerinin hayatını görmek de isteyebilirdi. O insanların temiz duygularını, marazlarını, öfkelerini, düşmanlıklarını ve fedakârlıklarını…
Belki de bu yüzden çekiniyordu şairden. İnsanoğlu hep tertemiz duygular besleyecek değildi; zaman zaman birtakım marazlı düşüncelerin, duyguların barınağı da olabilirdi zihni. Kendisini hep iyi bir insan, temiz bir yürek olarak tanımlasa da, o an kendisine bir türlü güvenemedi. Şairin onu keşfedip, içindekine –kendisinin bile isteye– dokunmasını arzuladı. Bugün değilse yarın, o da değilse öbür gün… Bir gün belki Hicran buna cesaret edecekti. O güne kadar sabırlı olması lazımdı. Hızır’ın bir gün kendi kapısını çalmasını beklemek zordu ama güzeldi.
Tam o sırada, şairin mırıldanması birdenbire kesildi. Hicran irkildi.
Şair yerinden kalkmadı ama başını ağır ağır çevirip, kayalıkların ardında kendisini izleyen Hicran’a dikti gözlerini. O an Hicran yakalandığını hissetti, kaçmak istedi ama yapamadı. Şair, olduğu yerden yönünü ona dönerek, denizin uğultusunu bastıran tok bir sesle konuştu:
“Ben bir derviş değilim ya da bir müjdeleyici. Ben bir şairim. Ve sen de kanatları zayıf bir kuşsun. Git ve kafeslerine kapatılmış, kanatları zayıf kuşları uçur. Sen de onların kanat çırpışlarından nasibini alacaksın. Sen de uçabileceksin.”
Sözlerini bitirince tekrar önüne, denize döndü. Rüzgar uzamış saçlarını savururken o, sakallarına düşmüş aklarla kayalıklara seslenmeyi sürdürüyordu. Hicran ne olduğunu anlamasa da, korkusunu ve endişesini yenmeyi başardı. Şairin sakallarına bakakaldı. Bu kırlaşmış sakallar bin yıllık bu kayaların yaşında değildi belki fakat öyle sevdalıydılar.
Hicran sessizce uzaklaştı oradan ve şairi gözden kaçırıncaya kadar arkasına bile bakmadı. Şair ona bir görev vermişti. Ne yapacağını tam olarak bilmese de bir hedefi vardı artık: “Kuşları özgürlüğe doğru uçurmak.”
Müzik: Deniz Tekin – Hep Sonradan
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
Sevda denilen şey uçsuz bucaksız bir çöl gibi yangın yeri olduğundan ,onu söndürmeye kudreti yeten şey de bir o kadar engin olmalı. Birde o şey bağrında ne var ne yok saklayabilecek kudrette olmalı. Deniz budur işte bir şair için.