
Livaneli’nin şarkılarını severim. Hepsini değil tabii. Zaten bir sanatçının tüm şarkılarının beğenildiğini söylemek biraz abartılı olur. Hatta bir bakıma, ona da haksızlık olur; gelecekte yapacağı işlere yönelik olarak. Kitapları da öyle. Tüm kitaplarını beğendiğimi söyleyemem, ancak konusu itibariyle bazı kitaplarının yeri ağır basar. Huzursuzluk bunlardan birisiydi. “Acılar sanatla dile getirilmediği takdirde çabuk unutulur,” demişti birisi. Burada, Ezidi bir kadının ve İbrahim’in hayatları gibi binlerce hayatın unutulmaması adına Livaneli bir roman kaleme almış ki, yüreklere zarar. Balıkçının Oğlu da öyleydi. Aman aman, “okumadan ölmeyin” tarzı bir roman değildi elbette. Ancak yüreklere sancı atardı hani… (İnsan olan ve henüz hissetmeyi unutmayanlar için.)
Neyse, geleyim konuya: Kaplanın Sırtında kitabına. Aslında bu konuya çok değinmek istemiyordum; ancak içten içe beni dürten ve etrafımda gelişen olaylar beni yazmaya itti. Bu olaylardan birisi, kitap siparişi verirken bir tane daha alıp kıymetli bir okuyucu arkadaşa hediye ettiğim Ahmet Ümit’in Elveda Güzel Vatanım kitabını bitirmesi oldu. Hatta o da başkasına hediye etmiş. “Ne mutlu ki birileri hâlâ okuyor ve merak ediyor,” dedim kendi kendime. Elveda Güzel Vatanım, benim için ayrı bir yere sahiptir. Zira buraya geldiğimde kütüphanede bulup aldığım ilk Türkçe kitaptır. Bir nevi, hâlâ Türkçeyle bağımı sağlıklı tutmama vesile olan o kitaptır.
Osmanlı’nın son dönemlerini, o dönemi yaşayan bir zabitin hatıra defteri üzerinden anlatır. Enver, Talat, Cemal ve Sultan Abdülhamit dönemine dair uzun uzun anlatılar vardır romanda. Derken bu kitap geliyor: Kaplanın Sırtında. Abdülhamit’le ilgili eleştiriler de var, yer yer çaresizliğini anlatan yerler de. Sultan’ın Selanik sürgününde kendisine tayin edilen doktorunun gizli gizli aldığı notlardan yararlanılmış kitap yazılırken. Tüm saltanat serencamesi yok yani .Böyle bir beklentiye girmemeniz için belirteyim baştan. Ayrıca geniş de bir kaynakça var kitabın sonunda. Kimi netameli konular için bakmak isteyenlerin dikkatlerine arz etmiş yazar.
Teknik kısımları çok önemli değil benim açımdan. Kitabı okuduktan sonra, Sırrı Süreyya Önder ile Livaneli’nin kitap hakkındaki bir podcast’ini dinledim. İnanılmaz keyifli bir sohbetti. Tüm bunlar beni biraz daha yazmaya itti. Sonra kitapta geçen bir alıntıdaki şu söz:
“İnsanlar benden bahsederken neyi unuturlar, biliyor musun? Benim de bir insan olduğumu.”
Tüm bunlar, ne kadar tartışmalı da olsa, sonraki nesillerin üzerinde hâlâ konuşması ve anlamaya çalışması gereken bir kişilik olduğunu bana hatırlattı.
Kitabı bitirdikten sonra Abdülhamid’e dair bende oluşan resim daha insani açıdan bakılması gereken yeni bir boyut oldu. Koca imparatorluğun gözünün içine bakmasına rağmen onun yalnızlığı, çaresizliği, bazen öngörüsü bazen de hatalarıyla anlamaya çalışmakla beraber o, çok daha farklı bir figür hâline geldi benim açımdan…
Livaneli bu kitapta sanki bir tarihçi gibi değil de, bir sahne anlatıcısı yani “Şahmaran’ı anlatan bir yönetmen gibi davranmış. Tarihin cümlelerini değil, daha çok bir insanı ve o insanın daha çok insan yanlarını aktarmış gibi…Aile yaşantısı, eşleri ve çocukları ile ilgili münasebetleri, sanata bakışı, sanatçı yanı yani bunlarda önemli yer tutuyor kitapta. Az daha unutuyordum; gençlik aşkına da yer verilmiş. Bu kısım en çok ilgimi çeken kısım oldu doğrusu.
Ders kitaplarında, yanlı kitaplarda yada kurgu dizilerde anlatılanlar gibi abartılı bir süper kahraman veya okumayacaksınız, ancak yerden yere vurulan bir padişahı da okumayacaksınız. Fazlasıyla objektif bile denebilir. Bu yüzden Livaneli’ye teşekkür ederim şahsım adına.
Kitapla ilgili sadece birkaç alıntı bırakıp geçmek istiyorum. Fazlasını yapmak, okumak isteyenler için işin büyüsünü kaçırabilir.
İyi okumalar.
Alıntılar
“Sevdiğinden ayrı düşmüş aşık sanma ki rahat olur
Neler çeker bu gönül söylesem şikayet olur.”
Hiçbir şey değişmiyor gibi görünüyor ama zemin altımızdan kaymakta.
“Uzun süre zülüm gören insanın, içi çürür.”
“İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Kaynar süt içse ne değişecekti ki? İnsan, insandır işte…”
Her insan kendi seçmediği bir ailede , seçmediği bir kaderle dünyaya gelir. Bizimki de kaplanın sırtında doğmak gibi bir bakıma. Kaderini değiştiremezsin.
Bu ülkede ne çok nefret birikmiş. Herkes birbirinden nefret ediyor , birbirinin kuyusunu kazmaya çalışıyor.
Gazeteler her zaman olduğu gibi yalan haberler yayımlıyor , ortalığı güllük gülistanlık göstermeye çalışıyordu.
“İnsanlar benden bahsederken neyi unuttular biliyor musunuz? Benim de bir insan olduğumu. Bir aile babası, gülen, ağlayan, hastalanan, neşelenen bir insan olduğumu.”
“Zaten devleti padişah yönetmez, devlet adamları yönetir. Onlar iyiyse sana iyi derler, kötüyse kötü.”
Gece vesvesenin anasıdır denilmiştir. Gecenin zulmeti seni evhama sürüklüyor. Sabah ola hayrola evladım.
Kaplanın sırtında yaşamanın tek koşulu onun efendisi olmaktır; ya efendisindir ya da kurban
İktidar ölüm getirir, mutlak iktidar ise mutlak ölüm getirir.
“Adamlar bize öğretilmiş olan düzgün İslam’a uygun davranıyorlar, bizse bozulduk. İslam’ı tekrar, en baştan başlayarak onlardan öğrenmemiz lazım.”
“Birbirimize itiraf etmesek bile hepimizin aklında aynı soru vardı: Biz nerede hata yaptık?”
“Birbirimize itiraf etmesek bile hepimizin aklında aynı soru vardı: Biz nerede hata yaptık?”
Benim de aynı acıyı çekmem senin acını hafifletti değil mi?
“Ey şanlı avcı, tuzağını beyhude kurmadın
Attın fakat yazık ki, yazıklar ki , vurmadın”
“Harpten nefret ederim. Kazanan olsun, kaybeden olsun her ülkenin belini kırar.
Münevverlerin ağzını kapatmasaydınız onlar halkı aydınlatabilirdi.
Ömrünün sonunda rahatlamıştı nihayet. Herkes ajan, herkes düşmandı. Bundan büyük bir rahatlık mı olurdu?
Şah da padişah da çıplak doğar, çıplak ölür, çıplak sevişir, yer, uyur, hastalanır, kızar, sevinirdi.
Müzik: Hicaz Kanun Taksim. – İbrahim Ulugergerli (Kanun Solo)
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.