
Saat sabahın altısı. Uzun yollar çıktığımda sabahın seherinde kalkmayı ve o serinlikte üşümeyi sevmediğimi söylemiştim çok önceleri. Ama bazen de mecburiyet bunu sana yaptırır. Bundan yedi yıl önce -bir ay sonra sekiz yıl olacak- geri dönemem sanarak geçtiğim sınırdan bu defa sırtımda yine çantamla ama sazım olmadan geçiyorum Yine sorgular olacak ama olsun bu defa ne kaçtığım kimse var ne de saklandığım kimse. Küçük bir çanta götürüyorum kendimle beraber. İçinde Halil Cibran’ın kırık kanatları ve Selma’nın bir minare gibi dik duran hikayesi, bir kaç parça elbise , biraz ceviz, birde Cahit Zarifoğlu’nun “Çocuklarımızla Atlara Biniyorduk” kitabı.
Kırık Kanatları okurken sayfalarının tümünün fotoğrafını çekip birer birer hafızama atasım geliyor. Fakat bunu yapmaktansa öncelikle Selma’nın özelinde tüm Ortadoğu’nun kadınlarına dair bir kaç satır yazmayı daha makul buluyorum. Sonra da bu yolculuktan dönmek kısmet olursa, kitabı fani sesimle seslendirmeyi, yarına -ilerde birgün silinecek bile olsa- bir iz olarak bırakmayı istiyorum. Bu işin bir yönü. Diğer yanında ise Selma’yı düşünüyorum. Selma’nın şahsında tüm ortadoğunun bahtı yaralı kadınlarını, erkeklerini…
Kırık Kanatlarıyla Selma’yı tahayyül ederken Aytmatov’un Cemile’si geldi aklıma nedense.Aytmatov ve Cibran bu eserlerinde kader, özgürlük ve aşk ekseninde güçlü iki karakter çizmişler. Aytmatov Cemile karakteri üzerinden bireysel özgürlüğü ve aşkın insan üzerindeki dönüştürücü gücü üzerinde dururken, Cibran, toplumsal baskılar altında ezilen kadının yazgıya boyun eğmeyle, aşkı arasında kalınca hangi tercihi yaptığını nazarlarımıza sunmuş.
Savaş ve yoksulluk Cemile’nin kaderini tayin ederken, o talihsizlik yumağı içerisinde kendisine bir yol tayin edip aşka kanat açan pehlivan yapılı Cemile ile, varsıllığın hayatına karabasan gibi çöktüğü Selma’nın, o varlık uğruna kurban edilişe kendisinin de iradi olarak boyun eğmesi arasında mukayese yaparken buldum kendimi. Selma’nın kader dediği, Cemile’nin ise savaş olarak nitelendirip vuruşmayı tercih ettiği bir yazgı.
Hangi aşk daha büyük diye kıyaslama yapmaya çalıştım kendi kıt aklımla . Cemile’mi güçlüydü , yoksa Selma’mı? Sayfalar arasında ilerledikçe aklımı kemirip durdu bu soru. Hangisinin güçlü olduğunu yazının sonuna bırakayım.
Tabi bu iki hikayelerin yaşanmışlığı var mıdır, yok mudur bilmem; ancak şöyle uzaktan durup gözlerimin önünde ikisini de canlandırdığımda, her ikisinin de aşkına saygı duydum. Hele bir kitap kahramanı olan Selma’nın Cibran’nın hayatı üzerindeki etkisine dair çarpıcı bir olayı öğrendikten sonra daha çok etkilendiğimi söyleyebilirim.
Söz konusu olayla ilgili açık kaynaklardan biraz araştırma yaptığımda şu bilgilere ulaştım. Söz konusu olay Halil Cibran ve May Ziyade arasında geçiyor. Bildiğiniz üzere Halil Cibran Beyrut doğumlu bir yazar, şair, filozof ve sanatçı; Ziyade ise Mısır’da yaşayan Filistin asıllı bir edebiyatçıdır.
Halil Cibran Kırık Kanatlar isimli bu kitabı yazdıktan sonra Filistin asıllı Arap yazar May Ziyade bu eseri okur ve Selma Karami’nin hikayesinden çok etkilenir.Tarihler 1912’yi gösterdiğinde Cibran’a bir mektup yazar. Aralarındaki mektuplaşma bu vesile ile başlar. Bu arada Cibran Amerika’da Newyorkta yaşamaktadır. May, uzun bir bekleyişten sonra mektubuna cevap alır ve bu mektuplaşma tam 19 yıl devam eder. Yanlış duymadınız tam 19 yıl boyunca ikisi arasında mektuplar gelir ve gider. Aralarında gelişen bu ilişki, fiziki bir yakınlıktan ziyade, mektuplar aracılığıyla gelişmiş bir düşünsel ve duygusal bağla şekillenmiştir. Cibran Amerika’da ,Ziyade ise Kahire’de yaşadığı için dönemin şartları gereği aralarındaki iletişim sadece mektuplar üzerinden yürümüştür. Bu mektuplaşma ikisi üzerinde de derin izler bırakır. Bu mektuplar toplu olarak bir yerde yayınlanmaz ancak bir çok çalışmaya konu olur. Edebi ve sosyal alanda meydana gelen fikir tartışmalarında etkili olur. May Ziyade, edebi yaşamı boyunca geleneksel normları sorgulamış ve Arap dünyasında kadınların sesi olmaya çalışan bir yazardır.
Bu açıdan bakıldığında Selma Karami’nin hikayesinin onu neden etkilediği kitap okunduktan sonra açıkça görülebilir. Fakat benim bu hikayeden kendime aldığım hisse, bazı ruhların ezel bezminde zaten tanışmış oldukları, dünya da ise bir vesile ile birbirlerine ulaştıkları düşüncesinin yabana atılmaması gerektiğidir. Velhasıl tarihler 1931 yılını gösterdiğinde Cibran Amerika’da hayata veda eder. Bu veda May Ziyade’yi derinden sarsar. Aynı yıl anne ve babasını da yitiren May ağır bir bunalım ve depresyon geçirir. Ardından Lübnan’daki bir psikiyatri kliniği olan Usfûriye Hastahanesi’ne yatırılır. Yaklaşık 9 ay süren bir tedavinin ardından hastahaneden taburcu edilerek Kahire’ye döner ve 17 Ekim 1941 de vefat edene kadar orada yaşamını sürdürür.
Kırık Kanatlar’ın yazarına sunduğu hediyede bu sanırım.
Hangisinin aşkı daha güçlü diye sormuştum ya kendi kendime. Yazı bitti ancak henüz karar verebilmiş değilim. Ancak ikiside kıyas kabul edilemeyecek aşklar. Değişen ise sadece şartlar. Hiç bir olay birbirinin aynısı olmadığı gibi hiç bir aşkta aynı şeyle sınanmış olmuyor. Dolayısıyla ikiside çok büyük. Bir yabancının kıyas yapacak haddi kendisinde bulmaması gerektiği kadar büyük. Cemile’ye de Selma’ya da selam olsun.
Sağlıcakla.
ALINTILAR :
Aşk ruhsal bir uyumun meyvesidir ve bu uyum ne yıllar ne nesiller sonra değil o an oluşur.
“Acı içindeki bir ruh ancak benzer bir ruhla bir olabilirdi.”
“Aşk dünyadaki tek özgürlüktür, çünkü insanlığın kanunlarını yüceltir ve doğanın amacını uygulamasını sağlar.”
“ …umutsuzluk, görüşümüzü ve duyuşumuzu işte böyle zayıflatır. kendi hayaletlerimizden başka bir şey göremeyiz ve tedirgin kalplerimizin atışından başka bir şey duymaz olursun. “
“Oradan ayrılışım Adem’in Cennetten kovuluşu gibi olmuştu fakat kalbimin Havva’sı dünyayı cennet bahçesine dönüştürmek için yanımda değildi. Yeniden doğduğum o akşam, ölümün yüzünü de ilk defa görüyordum. Bu, güneşin sıcaklığıyla kırları ısıtırken, aynı anda da yakıp kavurmasına benziyordu.”
“..Geçmişteki hikayelerini adeta bir şairin en güzel şiirini zevkle okuması gibi anlatıyordu. Ruhsal olarak geçmişte yaşıyordu; çünkü şimdiki zaman hızla geçiyor ve gelecekse ona sisler içinde unutulmuş bir mezar gibi görünüyordu…”
“.. artık benim için sayfalarını okuyup anlayabildiğim bir kitap, sözlerini ezbere bilip söylediğim bir ilahi haline gelmişti ve o kitabı asla bitiremiyordum. Ruhu ve bedeni çok güzel, hem açıkça okuyabildiğim, hem çok gizemli bir kadındı…”
“İnsanlar özgür olarak doğsalar da atalarının koyduğu kanunlar karşısında köleydiler ve ben bunun ilk defa farkına varıyordum.”
“Gençliğim kafese kapatılmış bir şahin gibi karanlıklar ardına kilitlenmiş ve uçsuz bucaksız mavi gökyüzünde uçan kuşları acı içinde seyrediyor”
“Göz yaşlarıyla arınan kalpler sonsuza dek güzel ve saf kalırdı.”
“Bu hüznün nedeni içsel bir kırgınlıktı ve bu kırgınlık benim yalnızlığı sevmeme neden oluyordu.”
“Sınırları olan aşk sevgilisini de sınırlar, sınırsız aşk sadece var olmak ister.”
Genç bir erkeğin ruhu yeni açan beyaz bir zambağa benzer. Rüzgardan titreyerek yüzünü güneşe çevirir ve gecenin gölgeleri yeryüzüne inmeye başladığında yaprakları arasına saklanır.
Bir kadının kalbi savaş alanına dönebilecek bir meydan gibidir. Ağaçlar köklerinden sökülüp, çimenler yandığında ve kayalar kanla kızardığında, dünya kemiklerle, kafataslarıyla dolduğunda hiçbir şey olmamış gibi sessiz, sakin kalır.
Zamanın bizi nasıl değiştirdiğine bak! Zamanın yaşam amaçlarımızı nasıl değiştirdiğini ve bizi yıkıntılar arasında ne halde bıraktığına bir bak.
Müzik:Toygar Işıklı – Hayat Gibi (Official Video)
Ludovico Einaudi – Nuvole Bia
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.