Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Uzanan Eskimiş Hasret Prangaları.

Şimdiye kadar birkaç yazarın mektuplarını okuma şansım oldu. Nazım Hikmet’in Piraye’ye mektupları, Sabahattin Ali’nin mektupları, Kafka’nın Milena’ya mektupları ve nihayet Ahmet Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektuplar bunlar arasında. Bir insan vefat ettikten sonra onun mektuplarını okumak ne kadar doğru ve etik bir davranış bilemiyorum doğrusu. Hele bu insan, bütün topluma mal olmuş bir yazar ise söylenecek sözleri iki kere düşünmek lazım. Çünkü mektup dediğiniz şey kişiye özel yazılmış metinlerden oluşuyor. Hele bir de bu mektuplar, karşı cinsten iki insan arasında olan bağın etkisiyle yazılmışsa, içeriği daha bir anlamlı ve daha bir özel oluyor. Sadece olan olayları değil, insanların içerisindeki duygusal çalkantıların yazıya dökülmüş hali, o kelimeleri daha özel kılıyor.

Her insan, içindeki aşkı ve sevgiyi daha farklı yaşıyormuş. Bunu gördüm okuduğum bu mektuplarda. Kafka, yaşamını tehdit eden bir hastalıkla boğuşurken diğer yandan içini kemiren Milena’ya aşkını satırlara yansıttığında, aşkı bir başka yaşıyormuş. “Düşünsene Milena, yanımda yürüyordun” diyor. Ben düşünemiyorum o anı. Ne muhteşem bir an, ne muhteşem bir his.

El alemin mektuplarını okumanın ne alemi var, diyor insan kendi kendine. Ama mektuplar kendisine yazıldığı için onu başkaları ile paylaşmayı hak olarak gören kadınların cevapları yok nedense. Milena’nın mektuplarını ya da Leyla Erbil’in cevaplarını merak ediyor insan.

Leyla Erbil, Ahmed Arif’e karşı sadece dostluk hisleri beslediğini söylüyor röportajlarında. Oysa Ahmed Arif’in yazdıklarını tek seferde okumaya benim yüreğim dayanamadı. Her satırının altını çizesim geldi. Hoş, yollanmamış mektuplarım var benim de elbet. İnsan, kendi mektuplarını bile yeri gelince okuyamıyor. Bu yüzden kendin değil de başkasıymış gibi yazıyorsun kimi satırları.

Edebi yanına bakacak olursak, mektupların tıpkı şairin “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiir kitabı gibi bir havası var. Bu şiirimsi hal, şairin mektuplarında hissediliyor. Bazı şiirlerin Leyla Erbil’e yorumlaması için gönderilmiş olması ve bu kitabın Leyla için yazılıp ona hediye edildiğinin mektuplarda belirtilmiş olması ziyadesiyle memnun etti beni. Şartları bilemem fakat bu kadar sevilmiş olmak bir kadına yetmemiş olacak ki Leyla, başkasıyla evlenmiş. Belki de kavuşamamak aşkı daha büyütüyor. Bugün incecik olmasına rağmen şairin bu kitabındaki şiirlerin dillere pelesenk olması, aşkın büyüklüğündendir diyebilirim.


“Körsem,

Senden gayrısına yoksam,

Bozuksam,

Can benim, düş benim

Ellere nesi?”


Geçenlerde Zülfü Livaneli’nin bir söyleşisinde söylediği şu sözler kulağıma çalındı: “Türkiye, vefasız bir sevgiliye benzer. Sana hep ihanet eder ama sen yine de onu sevmeye devam edersin.” Geçmişten bugüne doğru şöyle bir göz gezdirince, bu ülkede acı çekmemiş bir aydın yok maalesef. Aydınlar, kendi dönemlerinde pek bir destek görememiş. Sonraki süreçte talihlerinin dönmesi bir yana, hep sopa yemiş en kıymetliler. Sonradan hakkı teslim edilmiş gibi dursa da yaşarken bunu görenler pek az.

Ahmed Arif bunlardan bir tanesi. Vazgeçmemiş direnmekten fakat dayak yemeden de atlamamış sırasını. Anadolu şiirinde der ki:


“Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip…

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne – üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının…

Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan, rüsva etme beni.”


Diyebilen yürek yemiş bir şair. Burası çok su götürür. O sebepten konuyu cesaretten ve acıdan alıp aşka taşıyalım. Nazım Hikmet’in “Piraye’ye Mektupları”, Franz Kafka’nın “Milena’ya Mektupları” ve nihayet Ahmed Arif’in Hasretinden prangalar eskittiği Leyla Erbil’e Mektupları geçti elimden. Şimdiye kadar okuduğum mektuplar içinde Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektupların yeri bir başkadır. Bizden biri gibidir Ahmed Arif. Kokusu ta buraya kadar gelir satırlardan; samanın, alevin kokusu, kentin arka mahallelerinden geçişin, sonra şehrin puşt zulalarının da inceden inceye sesi gelir.

Geçen gece uyumadan önce kitabıma taktığım küçük lambanın, o ufacık cüssesine rağmen geceyi yırtıp attıktan sonra rüyalarımı da yırtacağını, sonra gecenin ikisinde beni uykumdan hoplatacağını bilemezdim tabi. Dedim ya, Ahmed Arif bu. Ya sesiyle, ya kokusuyla ya da tarifiyle uyandırır adamı. Ben de öyle uyandım işte. Bir rüya gördüm. Rüyada bir yar, bacağı kırılmış bir at ve aziz ruhuna Fatiha göndereceğim merhum büyükbabam. Hepsinin ortak yanı beni çağırıyor oluşları. “Tez gel yar tez gel.” Diyeceğim de diyemiyorum işte. Bunu der demez:


“Aramızda girdi dağlar, denizler,

Gelemem sevdiğim sen gel diyorsun.”


Velhasıl öylece bir rüyadan uyandım. Uyku tutmadı sonra. Derken gün boyu düşündüm durdum. Neden erkeğin aşkı dile düşer de kadının gizlidir? Milena, Leyla ve Piraye. Bu üçünün de ne yazdığı meçhul. Ama aşıklarının sevdası dillere düşmüş. Erkek egemen edebiyat diyeceğim ama değil. Çünkü mektupları sonradan yayınlatanlar kadınlar. Yani sevgililer.

Amma bir içli yazmış ki mektuplarını Ahmed Arif, tek şiir kitabı olmasına şaşmadım. Öyle doğuyor işte aşk ve öyle sürüyor şiirler şairin beraberliği. El tetikte, yürek közde bir heyecan. Diyarbakır ciğer kokar buram buram, yalnız bu közde yanan aşığın ciğeridir bir kurbanlığın değil. Sonra bir kuzunun ciğeri döner közün üzerinde usul usul. Kar etmez Dicle’nin suyu.

Yanlış anımsamıyorsam birkaç kere yazmış olmalıyım. Bazı kitapları bitiresi gelmez insanın. Benim de gelmiyordu da, aklım çok karıştığından elimdeki işleri bitirmek için tez elden bitirdim. Yoksa bu kitaplar öyle hemen okunacak kitaplar değil. Şiirlerin arkasında bir yaşanmışlık ve bir hikâye varsa hele, geçiştirmek pek kabil olmuyor.

Zihnim çok dağınık epey zamandır. Farkındayım bu yazılarıma da yansımış durumda. Bu yüzden derli toplu yazılar çıkmıyor pek. Yine de bir şeyler olsun istiyor insan dağınık da olsa. Belki bir gün toparlanır ya da birilerinin toparlayacağı kayda değer birkaç cümle çıkar.

 Burnunun ucundan Öperim. Gülme.

Alıntılar

“Merhaba canım. Mektubun gecikti gene. Belki de ne yazacağını kestiremiyorsun! Oysa adını yazman yeter. Görünce içim aydınlanıyor.”

““Canım benim,

Bilir misin, canım dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.”

“Kendine iyi bak. Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni.”

“Her kadında bir Kleopatra damarı vardır. Her erkekte de bir Sezar ahmaklığı…”

“”Bir daha dünyaya gelsem aynı hayatı, daha ustaca ve korkusuz yaşarım. Ama bu sefer seni tanımakta gecikmem…”

“Kimselere mecbur olmadım, olmam da. Yiğitliğim ve rivayet olunan erkekliğim, bundandır… Ama senin mecburun olmak, beni hiç mi hiç küçültmüyor. Aksine yüceltiyorsun, İNSAN ediyorsun, yaşatıyorsun…”

“Herhal ilerdedir, yaşanacak günlerin en güzelleri.”

“Ben bütün bu -belki de mânasız- iç sıkıntılarından senin var olduğunu hatırlayarak sıyrılıyorum.”

“Nedense aklıma hep ölüm geliyor. Böyle ne kırık ne de anlaşılmamış gitmek istemiyorum”

“Benim için çok mühim olan, sana âşık olmak veya âşık olmadığımı bağırıp yırtınmak değildir. Aslolan, seni kırmamak, üzmemek, kaybetmemektir.”

“Dünyayı anneler, şairler ve öğretmenler yönetseydi, kimseler sızlanmazdı!”

“”Şu anda kim bilir napıyorsun sen… Belki uykudasın, belki gezmede. Yahut da temiz, duru bir banyodasın.. Başın, dişin ağrımasın,için bir garip burkulmasın da nerede olursan ol… Yeter ki yaşa!..”

“Kabil olsa bir duvar büyüklüğünde yüzünü çerçeveletip odama asmak geçiyor içimden.”

“Dünyanın bütün şehirleri onların olsun, tek sana yakın olayım.”

“Yeneceğim. Ve beklersen, zulamdaki bütün itilerim, bilincimin tüm aydınlığı ve kanımın genç ısısıyla sana geleceğim. Seninim. Yoksa, hiçbir şey olmak istemiyorum… Ve sen, itmez, terslemezsen bu bana yeter. Sarıl bana…”

“Bizler insan olalım, sevişelim, kötülüklerin kökünü kurutalım diye, kalmış türküler.”

“Galiba erkekler hayale, romantizme daha düşkün oluyor. Kız kısmı peşinci, realist!”

Müzik: Pinhâni – Her Şey Sen Kokuyor (Lyric Video)


Fesleğen Bahçesi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com