AKASYA VE İĞDE DİKENLİ ÇOCUKLUĞUM…

Çocukluğumuzda öyle her şey yoktu. Yaldızlı oyuncaklar, elektronik aygıtlar, cep telefonuyla oynanan oyunlar, bilgisayarlar yoktu. Kendi yaptığımız çamurdan oyuncaklar, ve tahtadan arabalar vardı. Bir de narin plastik toplar.

Toprak zeminlerde geçti zamanımızın çoğu. Beton zeminler sadece okulların kenarlarında ki, bir metre genişliğinde olan kaldırımlardı. Geri kalan her yer toprak ve o toprakta dikenliydi. Biraz akasya dikeni, biraz geven dikeni, birazda iğde. Kenger çeşitlerini ve Şilanları (Kuşburnu) saymıyorum. Fakat biz şimdi ki çocuklara rağmen yine de şanslıydık. Tabiata dokunurduk. Cırcır böceklerine, uğur böceklerine, karıncalara, kuzulara, buzağılara, atlara, taylara…Hayvanata dokunurduk. Bir de ağaçlara türlü türlü pancarlara otlara…

Akasyaları ve iğdeleri ilk fark ettiğim yıllar, ilkokula başladığım yıllara tesadüf eder. Yani çok uzun zaman önceye.O yıllar ağaç ekmenin, doğaya sahip çıkma bilincin daha yeni yeni dünyamıza yerleştiği çocukluk yıllarıydı. Ağacı, ormanı severdik.Olmayan ormanımızı severdik daha doğrusu. Öyle koca bir ormanı talan edip, kalan kıraç araziye de beton dökecek, villa ,otel yapacak kadar vicdansızlığı aklımıza dahi getirmeyecek kadar severdik ormanı .  Bereket versin hala öyle vicdansız değiliz.

Akasyalar çiçek açtığında biz baharın geldiğini anlardık. Başka çiçek olmazdı zaten etrafta. Hem akasyalarda açan çiçeklerin tadı da bir başka olurdu. O çiçek tatlılığı,o yumuşak pembeliğe çalan beyaz renk ne saadetti çocuk kalbimiz için, hala anımsarım. Kokuyu da saymıyorum. Sokakların havasını değiştirecek kadar hoş ve muhteşem bir rayiha.Minik yapraklarını katlayıp dudaklarımızın arasına alırdık. Onunla tuhaf, komik sesler çıkarmak da vardı eğlencelerimiz arasında. Taze fasülyeyi andıran tohumları vardı birde. Onunla ilgili aklımda kalan bir şey yok ama .

Akasya demek dışarı çıkıp top oynamak, aynı zamanda çok fazla da oynayamamak demekti. Ölçütü neydi bilmiyorum ama, akasya kararı diye bir şey kesin vardı. Zira, her zaman bize oynamayı kararında bıraktırırdı. Her nesneyi bir oyuncağa dönüştürebildiğimiz yaşlarımızda, akasyaları da dönüştürmeyi başarmıştık. Dallarında ki sivri dikenleri kırardık.Akasyaları dikenden kurtarmaya mı çalışırdık bilmiyorum ama yaptığımız sadece buydu. Sonra o her bir dikeni birbirine saplayarak minik minik kılıçlar, üç beş dişli yaba, tırmık ve daha bir çok oyuncak yapardık. Eğlencemiz akasyaydı, eğlencemizi bitiren kararında bitiren de yine akasya.

Nasıl olduğuna gelince; kimi zaman dikenleri bisikletlerimizin tekerini patlatır,  kimi zamanda ona doğru koşan bir topun bağrına dikenini saplar, topu oyunun dışına atardı. Sonra biz yine onunla baş başa kalırdık.Yada evlerimize dağılırdık. Yedi katlı olduğu şeklinde çeşitli rivayetler olan Kames topun bile efsanesini, akasyanın bir dikeni bitirmişti.Meğer Kames top da yedi katlı değilmiş.  Kısaca akasya biraz da hayal kırıklığımızdı. Suçun birazı onda birazı bizdeydi ya, ben şimdi tüm suçu üzerimize alıyorum. O kıraç toprakta, kökleri ile zar zor su bularak kendisini korumak için yaptığı canım dikenleri kopardığımız için, oda dikenlerini yine bize batıyordu.

Dikenleri yüzünden akasyaların dallarına tırmanmadık hiç. En alt dalına bile çok az asılıp sallanmışızdır. Dallarını da hiç kırmadık.Dal lazım olsa kavak dalları işimizi görürdü. Çelik çomak oynanacak yapıda bile değildi akasya dalları. Kısacası, birbirini uzaktan seven sevgililer gibiydik. Hep biraz mesafeli.  Her şeye rağmen o akasyalar çocukluk arkadaşımızdı. Biz ne kadar çocuksak, akasyalar da o kadar çocuktu. Biz büyüdükçe onlarda bizimle büyüyordu.

Sonra birde iğde ağaçları vardı. Genelde bahçe kenarlarına ekilmiş, hayvanların bahçeye girmesine engel olmak için doğal bir sütre görevi gören ağaçlardı.Onunda uzun dikenleri, çalı şeklinde eğri büğrü dalları vardı. Çoğu çocuk şimdi iğdeyi bile bilmez, bırak ağacını. İğde ağacının yaprağına dokunmamış milyonlarca çocuk var ülkemde yazık. İğdenin yaprağına dokunmanın nasıl bir his olduğunu çocuklar,çoğu genç ve yaşlı insanlar dahi bilemez.

Soluk yapraklıdır iğde ağacı. Siz ona bakarken, genelde yol üzerinde durduğu için, tozdan dolayı renginin solduğunu sanırsınız, fakat o tabiatı gereği öyle soluktur. İğde ağacının meyvesi nasılsa yaprağı da öyledir.Biraz tozlu. Yaprağın üzerine  su dökersiniz, yaprak biraz yeşilin koyu tonuna döner gibi olur ama sonra yine eski halini alır. Siz onu cilalasanız da, yapraklarını ovup yıkasanız da o yaprak ilk olduğu hale döner. İçi dışı birdir yani. Bizim insan olarak bir türlü olamadığımız haldedir.

O çocukluk yıllarımın üzerinde çok uzun zaman geçti. Bir çok şehir, bir çok ülke gezdim. Ağacın ve meyvenin türlü türlüsünü gördüm. En son tabiat ve doğa harikası olan büyük bir ülkeye taşındım. Kanada da yaşıyorum şimdi. Çok güzel ağaçlar var burada. Bahar geldiğinde rengarenk oluyor her yer. Sonbaharda yapraklar dökülünce de öyle. Ağacı ormanı seven bir toplum burası. Bayılırım sokaklarda gezerken. Yeşilin, kırmızının ,sarının bir sürü tonu görünür sonbaharda. İlk baharda da rengarenk çiçekli ağaçlarla bezenir sokaklar. Fakat özellikle bahar geldiğinde nereye gitsem gözlerim o akasyaları arar. O çocukluktan kalma arkadaşımı. Belki rastlarım diye gözlerim daima yol kenarlarındadır. Özlemimi giderecek bir dal bir çiçek ararım. Henüz bulamadığım o ağaçları çocukluğumda bırakmış olmanın burukluğunu taşır gönlüm. Kim bilir belki bir gün kavuşuruz.  

Sevgiyle kalın.

Birde yeni Türkü’den güzel bir şarkı bırakayım şuraya.Akasya Kokulu Sabahlar.