Değirmen

“-Kitaplar yeni tanıdıklarına karşı çok ketum olurlar. Bir kere de onlarla laubali oldunuz mu size malik oldukları her şeyi verirler ve onlar bizim isteyebileceğimiz her şeye fazlasıyla maliktirler. Kitapları bir kadın gibi sevenler, yalnız bekâr odalarının azabını daha az duyarlar.

– El-hak doğru diyorsun üstad. Lakin senin kitaplarını okuyunca benim azabım katlanıyor sanki…” şeklinde, hayalen mukabelede buluyorum kitabın sevgili yazarına. Sonrası malum bir başka kitabını okumak için kütüphaneyi karıştırmakta buluyorum çareyi.

Bir süredir kitap önerisinde bulunmuyordum. Sırası gelmişken daha yeni bitirdiğim bir kitapla ilgili kısa bir değerlendirmede bulunarak öneride bulunmak istiyorum.

Sabahattin Ali’nin ilk yazdığı öykülerinden oluşan “Değirmen”, şimdiye kadar okuduğum, Sabahattin Ali kitaplarının ikisinden (Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf) biraz farklı. Yazar daha başlarken kendisine şu cümlelerle tan etmiş ki, ben kesinlikle buna katılmıyorum.  Diyor ki;

“Şiir ve hikayelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence mazeret değildir….

….İyiyi kötüyü ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.

Kitapta 16 tane harika denebilecek öykü bulunuyor. Hele kitaba adını veren Değirmen öyküsü var ki; Sevdiğinin nakıs yanını tamamlayamadığı için, kendini nakıs bırakan bir aşığın öyküsünü anlattığı; insana, nasıl sevmek gerektiğini, kalbine, kafasına çivi çakar gibi çaka çaka anlatıyor.

Sonra bir viyolonsel sesi duyuyorsunuz devamında. Aşığın cenaze marşını çalan bir garip kulun figanından müteşekkil. Gözyaşı katrelerinin notalara asılarak başınızdan aşağı sağanak halinde yağdığına şahit oluyorsunuz. Kim bilir? belki yaşayabilse, kıyamete kadar bir mezar başında, maşuğuna sesini duyuruncaya dek bekleme şevkinde olan bir aşıktır o. Öykünün özün de aşık, ne eksilebildiği için, ne de ölebildiği için çareyi yârin vasiyetini tutmada buluyor. Sizde onunla birlikte kendinizi bir sınava tabi tutuyorsunuz.

-Ona seslenmek! Ama ne zamana kadar? Takat kaldığı müddetçe.

Yazar,“Allah’ın hakkı üçtür” demeye getiriyor ve nihayet son aşığın öyküsü geliyor. Yakıyor yürekleri. Kelimeler köprüden aşağı atıyor kendisini Viktor ile beraber. Ne hazin sonlar Allah’ım diyorsunuz ve sadece zorda olsa yutkunmaya çalışıyorsunuz.

-Ve aşk ne kadar kudretlidir.  

Birbirinden muhteşem olan bu hikayelerin içinde kendinizden birşeyler bulabileceğiniz kısımlar olacaktır illa ki. Zaman ve şartlar benzemese bile, aynı coğrafyanın mahsulleriyiz hepimiz. Renklerimizin içinde benzer olan mutlaka çıkacaktır.

Benim kendimi bulduğum öykü ise iki kırlangıcın tanışma öyküsü.

Birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurmak zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar.

İkisi de içini çekti.

Tepelerinden birçok kırlangıçlar geçti: Sıcak yerlere dönüyorlardı.

Ayrıldılar… Ve bir daha birbirlerini görmediler.

Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.

Ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar…

İlanihaye yine bir Sabahattin Ali cümlesiyle bitireyim. “Ben burda yalnızlığımı bardak bardak içiyorum.” 

Sağlıcakla Kalın.

 

 

 

Reklamlar

One Comment

Yorumlar kapatıldı.