Son Ada (Zülfü Livaneli)

ekrasadasfn alıntısı

Zülfü Livaneli’yi, Güneş topla benim için, Gözlerin, Bir şafaktan bir şafağa, Leylim Ley… gibi ünlü besteleri ile gönüllere girmiş, bir bestekar olarak biliriz. Siyasi ve ideolojik yönü de, tıpkı yazarlığı gibi, bu şarkıların gerisinde kalmıştır .Aslına bakarsanız onu bu şekilde anımsama konusunda insanlar pek haksız sayılmazlar. Çünkü Zülfü Livaneli, yaptığı müzikler ile birçok ulusal ve uluslararası ödül almıştır. Kimi eserleri Joan Baez, Maria Farantouri, Maria del Mar Bonet, Leman Sam gibi yerli ve yabancı sanatçılar tarafından da yorumlanmıştır. Türkiye de kültür, sanat ve politika alanında hatırı sayılır bir yeri vardır. Livaneli, sanat yaşamı boyunca 300’e yakın besteye ve 30 film müziğine imzasını atmıştır. Dile kolay 300’e yakın beste.

İşte bu nedenle onun sanatçı elbisesinin üzerine yazarlığı pek de oturtamayız. Bu yüzden yazarlık yönünü de pek nazara vermez kimse. Daha çok şarkılarından bahisle anılır o. Yaklaşık iki yıl önce de çeşitli sanatçıların seslendirdiği Livaneli 50. Yıl Özel albümü piyasaya çıkmıştır. Bağlaması ruhumu her ne kadar cezbetse de, son zamanlarda yazarlık yönüne daha çok ilgi duyuyorum.

Kısa bir zaman önce onun, “Arafatta bir çocuk” isimli kısa öykülerden oluşan kitabını kütüphaneden alıp okuduktan sonra, yazılarıyla tanışmış oldum. Kitap çok güzel. Yıllar süren gözlemler sonucunda ortaya çıkan bir ürünü olduğu belli. Bir çocuğun gözünden, köyden başlayıp gurbetçiliğe doğru uzanan hikayeyi okuyunca etkilenmemek mümkün değil. Dahası, Almanya’ya, Danimarka’ya İsveç’e vs. sürgün, göç yada gurbetçi sıfatıyla gelmiş insanların hayatlarından kesitlerin anlatıldığı kısa öyküleri, empati yaparak okuyunca sarsılıyorsunuz. Bir ucu sürgün, bir ucu göç olan, iki uçta da aynı kelimeyle ifade edilen “sınır” kavramı etrafında dolaşıyor yazar. Mecburiyetten dolayı çıkılan yollarda yaşananlar oldukça etkileyici. Olan, olmayan, acıtan sancıtan, kanatan ne kadar göç varsa hep ondan, mecburiyetten.

Dediğim gibi, geç bir tanışma oldu yine de. Sonra daha başka neler yazmış diye merak ederken “Son Ada” isimli kitabıyla tanıştım. En son söylemem gereken sözü baştan söylemiş olayım. Bu da muhteşem bir kitap.

Usta yazar merhum Yaşar Kemal; “Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir.” diyerek , romana övgüde bulunmuştur. Okumaya başladıktan sonra sizlerde, bu övgünün haksız yere olmadığını anlayacaksınız.

Merakları bir parça gidermek adına ,kitabın içeriğine dair, söylenmesi gereken birkaç cümleyi, kıymetli okuyucudan esirgemek haksızlık olur .

Olayların tümü, ada sakini olan anlatıcının, ondan “son sığınak, son insani köşe” olarak bahsettiği gözden uzak bir adada geçiyor. Ada sakini anlatıcı, burayı adeta cennetten bir köşe olarak nitelendiriyor. Adada, yaşam kolay, mutlu ve huzurlu yaşamak da bir o kadar olağan bir şeydir. Telefon ve televizyon gibi teknolojik cihazlardan uzak bir yaşam. İnsanlar tamamen kendileriyle baş başa yaşıyor diyor. Tabiat, deniz, martılar, şirin koylar insanın içine huzur üflüyor sanki. Anlatıcı, çalışma konusunda da “Herkes elinden geldiği kadarını, içinden geldiği kadarını yapıyordu.” diyerek, basit bir hayat yaşayabilmek için bu kadarının yetebildiğinden bahsediyor. Böylesi bir yerde, birde aşık olduğu kadın ile yaşayan anlatıcı için mutluluğun vardığı nokta tarif edilemezdir.

Sonra bir gün adadaki evlerden birine, ada dışından birisi taşınıyor. Bu geliş her şeyi değiştiriyor. Kendisiyle birlikte yeni bir fikir getiriyor. Medeniyet getireceğiz diyor, yeni sakin. Medeniyetin ilerlemesi için insanların birlik ve beraberliğinin sağlanmasından vs. dem vuruyor. Sonra ne mi oluyor ? Aslında yazardım fakat,kitabı okumanızı teşvik adına, sizi merakta bırakmak daha makul geliyor.. İyisi mi siz kitabı okuyun. Kendinizden de bir şeyler bulacağınızdan eminim.

Bu kitapta benim için önemli olan iki anekdottan bahsedip gerisini size bırakayım.

Birincisi, önümüze sunulan seçenekler içerisinde, hangisini tercih ettiysek, sonuca gelince bedelini mutlaka ödemek durumunda kalacağız. Bu nedenle, yeri ve zamanı geldiğinde tercihlere dair itiraz etmemiz gerekiyorsa sesimizi mutlaka yükseltmemiz gerekir. Korkudan dolayı susmamızı tembihleyen iç sesimizi, eğer dış sesimizle bastıramazsak, günü gelir iç sesimiz de kısılır. Kaldı ki bu iç ses, vicdanın sesine tekabül ediyor, şahsi anlayışıma göre. Korku vicdanı susturursa esaret başlar. Sonrası halinden memnun olan bir köle yaşamıdır.

İkincisi ise, yoruma mahal bırakmayan şu cümlelerdir;

Genellikle suskun bir adamdı. İnce yüzünde, güldüğü zaman bile azalmayan dertli bir ifade vardı. Sadece edebiyat konuşurken canlandığını görürdüm….

Yaptığım yazı denemelerini ona götürür, nasıl bulduğunu sorardım. O da bana şöyle şeyler söylerdi….

……. “Unutma,” derdi tekrar, “kendi sesin! İşte en önemli şey bu. Senin sesin! Dünyada hiçbir tarza, hiçbir modaya oturulamayacak kadar senin olan bir üslup. Elin gibi, gözün, bakışın, gülüşün gibi senden bir parça.”

Sevgili dostum, acımasız öğretmenim, şimdi bu satırları okuyabilseydin nasıl bulurdun acaba? İşte belki de ilk kez senin istediğin gibi biçim denemeleri yapmadan yazıyorum, kimseye özenmiyorum, kaba saba da olsa, hantal da görünse, arada bir saçmalasam da, hiçbir yazın değeri taşımasa da kendim anlatıyorum hikâyemi. Çünkü bu sefer bir derdim var ve onu anlatmam gerekiyor. Hani sen, her hikâye kendi biçimini bulur derdin ya, galiba öyle oluyor; anlattıkça roman –Tanrım, ne büyük bir kelime bu!– kendi biçimini oluşturuyor.

Son söz; Son ada, benim adamdı.

Sağlıcakla Kalın

Reklamlar

One Comment

Yorumlar kapatıldı.