Yaşar Kemal ;Teneke

Yaşar Kemal okumalarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Öncelikle “Teneke”, benim gözümde; bu ülkenin kara kuru, çıplak ayaklı, yanık benizli aç çocuklarının acı akıbetlerinin hikayesidir. Teneke, temiz olanların mazlumları korurken, kuru gürültüye kurban gitmelerinin, resmidir.

Üstad yaşasa ve kalemini konuşturacak olsa kim bilir şimdi neler söylerdi? Düşünmek bile istemiyorum.

Yazar, halkının fakirlik içinde acı çekmesine, ayrımcılığa maruz kalmasına, zenginin bedel ödeyip ölenin fakirden olmasına, gelir adaletsizliğine, adalet dağıtması gerekenlerin dahi adaletsizliğine varana kadar bir çok şey söylemiş. Şimdi olsa daha okkalı şeyler söylermiş gibi geliyor bana. Gerçi bizim ülkemizde temel problemlere dair uzun vadeli olarak pek bir şey değişmediği için, ne söylese fark eden bir şey olmayacağı açık. Bu da işin acı yanı.  

Kendime fazlasıyla yakın hissediyorum Yaşar Kemal’i. Belki de aynı toprağın mahsulü olduğumuzdan kendime bir iç ses olarak tayin etmişimdir onu kim bilir? Gelelim Teneke’nin konusuna.

 Genç bir Kaymakamın geldiği ilçeden, arkasından teneke çalınarak uğurlanmasından iktibasla, kitaba bu isim verilmiş. İsabet olmuş.

Kitabın temel konusu şu; Çukurova’da daha fazla gelir elde etmek için, pamuk yerine çeltik ekilmeye başlanmıştır. Malumunuz çeltik suyun içinde yetişen bir bitkidir. Ancak çeltik ekilirken, yerleşim yerlerine olan uzaklık, arazinin yapısı, kanalların betondan ve düzgün bir şekilde yapılması, bentlerin sağlamlığı gibi, kanunda yazılı usul ve esasların dikkate alınması gerekmektedir. Lakin gözü doymaz çeltikçi ağalar bu hususlara riayet etmek yerine kanun uygulayıcıları her defasında yoldan çıkarıp, bu kurallara uymadan iş yapmaktadırlar.(Tarih tekerürden ibaret) Bu sebeple, yerleşim yerlerinde çokça sivrisinek olmakta ve bu sineklerin yaydığı sıtma ile her yıl yüzlerce çocuk hayata gözlerini yummaktadır. Eski kaymakamın gidişi neticesi, yeni tayin olan kaymakamın gelişi tam da ekim mevsimine tekabül eder.Yeni kaymakam tayin olunca, çeltikçi ağalar ona güzel bir karşılama tertip ederler. Yeni kaymakam ilkin kuşkuyla yaklaşır bu insanlara. Hatta şu sözü kulağına küpe etmiştir.

Ne diyordu Hüsnü bey? Uzun,kırçıl bıyıklarını burarak ne diyordu? “Oğlum,” diyordu. “Sen sen ol,görünüşe aldanma. İnsanlar iki yüzlüdür.” Kaymakam olarak atanacağı ilk yere gitmeden önce aldığı nasihatlerden en kıymetli olanının bu olduğunu, belki de arkasından teneke çalarak uğurladıklarında anlayacaktır yeni kaymakam.

Daha önce atanan genç bürokratları binbir dalavereyle yoldan çıkaran çeltik ağaları, yeni kaymakam için de aynı tezgahı hazırlayıp; “Dünyanın en güzel maşaları böyle genç idare adamlarından yapılır.”diye söylenirler. Kaymakamın,  kendi ağlarına düşmesi için ellerini oğuştururlarken, bir anda işler tersine döner. Kaymakamın gözüne çektikleri yalan perdesi ve maskeleri bir dokunuşla düşüverir. Gerçekler ayan beyan ortaya çıkar.

Kısa bir süre bile olsa, kendisini karşılayıp izzeti ikramda bulunan çeltikçilerin kaymakam ile olan münasebetlerini  gören halk, yeni kaymakamında selefleri gibi olduğunu sanarak onun hakkında ileri geri konuşmaya başlar. Bu durumu gören yardımcısı Resul efendi kaymakama durumu açar ve aralarında şu diyalog geçer;

“Çok çok… Çok dedikodu var.Hakkınızda ağza alınmadık şeyler söylüyorlar.Ben yerin dibine geçiyorum.”

“….”

“…”

“İnanıyor mu halk?”

Resul efendi zehir gibi gülümsedi:

“İnanır efendim.Halk böyle iftiralara inanmak için can atar….”

Bunu duyan kaymakam mevzunun hepsini en ince ayrıntısına kadar dinler ve çeltikçi ağalarla,bu ellerine insan kanı bulanmış bu zalimlerle mücadeleye başlar. Zalimlerin durması ne mümkün  efendim. Kaymakama diş bilemeye başlar, hakkında olmadık iftiralar ortaya atarlar. Ne yalancılığı, ne rüşvetçiliği ne de ahlaksızlığı kalır.

Tüm güçlü zalimlerin ortak özelliği, bu zalimlerde de vardır. Bunlar da iyi demagogturlar. Yalanı hakikat suretine büründürmede üstlerine yoktur. O dönemin arzuhalcileri ise bir bakıma bunların medyası sayılabilir. Lafla sözle mücadele etmeye kalktınız mı katiyen başarılı olamazsınız. Onların öne sürdüğü argümanların hepsi gerçektir fakat onların yaptıkları yanlışı doğrulayacak nitelikte değildirler. Çeltikçilerden birinin şu sözlerini okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız..

 “Nankörlük ederler. Sinek yerimiş köylüleri! Sinek parçalarmış köylüleri! Çeltik olmadan parçalamaz mıydı? Sineği biz mi yarattık, bre arkadaş? Söyleyin arkadaşlar, biz sinekler padişahı mıyık? Kanun yapmışlar! Onlar kanuna saygıda bulunmazlar, ezerler vatan çocuklarını. Köylüleri, o cahil, o aç, o sümsük köylüleri kayırırlar. Bu vatanın köylüleri ağalara düşman olurlar. Halbuysam ki Türklüğün kurtarıcısı ulu Bozkurt’un peşine düşüp de Türk milletini kurtaran benim gibi bir ağaydı. Benim gibi! O korkak köylü milleti değildi anlıyor musunuz, hey efendiler?”

Nasıl da güzel açıklıyor yaptıkları demagojiyi. Hâlbuki sorsan, çeltik ekilmeden önce sıtmadan ölen çocukların sayısını söyleyemez. Irkını, milliyetini, dinini, en mukaddes sayılan değerleri bile menfaati için bir payanda yapmaktan çekinmez böylesi yaratıklar.

Çeltik özelinde, bir zihniyetin kodlarını ifşa ediyor yazar. İnce Memed’i okursanız, size oldukça tanıdık gelecek isimler, yerler olduğunu anlayacak, aynı yüzleri yeniden göreceksiniz.

İnsanı sevmeyenler, hayvanatı, ağacı, ormanı ve başka mahlukatı sevmez. Kurdun kuşun yuvasının orta yerine kendi beton saltanatlarını kuranlar bundan müstesna değildir. Kimdir bunu yapanlar diye sorsanız, kimsecikleri bulamazsınız. Herkes sus pus. Failleri bulsanız, hakikati yüzlerine söyleseniz yine yalnızsındır. Yenilirsiniz. Zira; ” Yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin. Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır. Yalanın geleneği var, senin doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek. Her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek. Sen yenileceksin. Yenilmenin tadına varacaksın. Doğru yenilmeli. Yenilmeyen doğru, yenmiş sayılmaz. Doğru yenile yenile öyle keskin bir hale gelmeli ki… Yüz bin yıl su altında, yıkanmış, düzelmiş çakıltaşı gibi.”

Beni arar bir köşede bulursanız; “O boyuna türküsünü söyler. Türkünün sözleri anlaşılmaz. Bir Kürt ağıdıdır bu.” Derler. Oysa ben derim ki; -Adam milletini yüz bine satar mı? Yüz bin lira batsın? Bir çocuğun kara gözlerine değer mi yüz bin? Bir milyon, on milyon?..

Budur işte insanı insan yapan şeylerden birisi. Oysa paranın kulu olmuş insanların sıfarları belli; Solucan gibi yaşayan insanlar… Korkak,hilekar,yalancı.

Son olarak konuyu kedi özelinde özetleyecek cümleyle kitaba dair hislerimi bitirmiş olayım; Kedi sevmeyen hiçbir mahlukatı sevemez. … Bu millete cümle kötülükler kedi sevmeyenlerden gelmiştir. (Minnak’a)

Sevgiyle Kalın.

Reklamlar