Yeraltından Pusulalar -9

Bu hastane kokusunu oldum olası sevmezdi. Kanla karışık temizlik malzemelerinin kokusunu duyar gibi oluyordu her defasında. Salt temizlik malzemesi olsa belki o kadar rahatsız olmayacaktı fakat, bu kokuya karışan farklı bir şey vardı ki, o tuhaf aroma hastaneden başka bir yerde yoktu. Ter, irin ya da herhangi belli bir kokusu olan madde değildi. Düpedüz kan kokusuydu.

Gençlik yıllarında kanın kokusunu çok duymuştu. Akarken kimsenin farkında olmadığı kan, ruhun bedeni terk etmesinden sonra geriye bıraktığı cansız bedenden sızarken, o kesif kokusunu salıyordu belki de. Kokulara karşı da oldum olası hassastı. Unutmazdı kokuları. Yatılı okul yıllarından duyduğu otlu peynir kokusundan tut, yüzlerce öğrencinin çamaşırhanede yıkanan çamaşırlarının kuruduktan sonra uluorta saçıldığı zamanki kokusunu bile hatırlıyordu. Belki aynı deterjan kokusunu bugün duysa, “Evet biliyorum ben bu kokuyu,falan zaman falan çamaşırhanede duymuştum.” Diyebileceği bir koku hafızası vardı.  

Bundan hoşnut olmadığı söylenemezdi. Ona göre hatırlamaların içerisinde en güzel olanlardan birisiydi kokuyu hatırlamak. Birden bire duyulma olasılığı fazlaydı bir kere. Taşınabilirdi bir yerden bire yere. Zihinde bir hayali tetikleyebilirdi ansızın. Tüm detaylarını an be an hatırlatabilirdi bir hikâyenin. Hele birisine aitse o koku, yanında hissettirebilirdi. O ne güzel şeydi öyle. Kokuyu hatırlama, kokuyla birlikte yol alma.

Yanından hiç ayırmadığı kokuları vardı onun. Aynı marka ve aynı yerden sürekli aldığı,tükenmesine yakın yeniden satın aldığı ve çok arzuladığında küçük bir parça peçeteye bir kumaş parçasına biraz sürüp ta ciğerlerine kadar çektiği kokular vardı.  

Bir gülümseme gelip dudaklarına yerleşti. Demek artık zamanı yaklaşıyordu vuslatın. Kendisini kapattığı zamanlar uzun yıllara denk gelmiş ve nihayet onu da eskitmişti. Duyduğu ve pek üzerine alınmadığı o yaşlıların geçirdiği ev kazaları nihayet gelip kendini de bulmuştu. Bu da demek oluyordu ki artık sıra ona geliyordu. Şükürler olsun bitmek bilmeyen yaşamı nihayet bir noktaya gelmiş ve artık son demlerini oynatmaya başlamıştı.

Ne kadar iyimser olduğunu düşündü bir an. Öyle bir ev kazasıyla hemen insanın yaşamı tükenir miydi hiç? Daha birilerinin bakımına muhtaç olmak vardı. Tıpkı bugün hastane odasında olduğu gibi. Bu düşünce çok korkunç geldi ona . Az önce dudaklarına yerleşen gülümseme uçup gitti.

Huzursuz bir çehre ile saate baktı. Doktor henüz kontrole gelmemişti. Ne zaman gelecekti acaba? Saatleri vardı herhalde. Servis saatleri olmadan gelmiyorlardı belki de. Hemşireler, hastaların durumlarından onları an be an haberdar ediyorlardı zaten. Yine de hastalara servis saatleri dışında çıkıp bir göz atmaları da fena olmazdı herhalde. Hastalar moral bulurlardı hiç olmazsa. Doktorun bakması ile hemşirelerin bakması arasında çok fark vardı çünkü. “Aman, neyse ne işte.” dedi içinden. Birisi gelip ona ne zaman taburcu olacağını söylesin de, gelen kim olursa olsun fark etmez.

Koluna baktı yeniden acı acı . Ne zaman iyileşirdi acaba? Yazdıkları, yazacakları bitmemişti ki daha. Ne mektuplar, ne şiirler, nede ahir ömründe bitirmeyi düşündüğü karakterleri capcanlı son roman henüz bitmemişti. Acelesi vardı artık. Yaşlı bir adamdı. Ondan geriye kalacak olan bu yazıların anlamı yaşamıyla eşdeğerdi. Yaşamını bu yazılara adayalı uzun zaman olmuştu. Hayat telaşını bırakıp yazma telaşına düşeli hayli zaman olmuştu ancak henüz istediği yere ulaşamamıştı. Gönderilmemiş, yeraltından pusuları, olduğu yerde duruyordu.

Hemşire ikinci gelişinde kızına haber verdiklerini söylemişti. “Umarım eve gitmemiştir” diye düşündü. Çalışma odasında uluorta duran onlarca zarfı görüp şaşırır kızcağız yoksa. İnsanın aklına türlü şeyler getirir böylesi bir manzara. 

Yanında duran butona basarak hemşireyi çağırdı. Biraz sonra içeri giren hemşire ona gülümseyerek, kendisini nasıl hissettiğini, ağrısı ya da sancısını,  bir ihtiyacı olup olmadığını sordu. Hemşireye teşekkür ederek, kızına ulaşabileceği bir yol bulmasını, onunla konuşmak istediğini söyledi. Biraz sonra hemşire elindeki telsiz telefonla gelerek kızıyla konuşabileceğini söyledi. Usulca ve biraz mahcup bir edayla telefonu aldı ve kızıyla konuşmaya başladı.

-Kızım.

-Baba. Baba nasılsın? Uyandın mı?

-İyiyim kızım iyiyim. Şimdi uyandım.

-Şükürler olsun. Bende evdeyim. Sen dinlenirken bende gelip evi toparlayayım istedim. Birazdan gelirim. İstediğin bir şey var mı dışarıdan?

-Telefonumu getirebilir misin sana zahmet olmayacaksa?

-Tabi ki baba.

-Birde çalışma odamı toparlamazsan sevinirim. Sonra aradığım şeyleri bulamıyorum. 

-Tamam baba, nasıl istersen.

 -Hadi hoşçakal kızım. Görüşürüz.

-Görüşürüz baba

Telefonu kapattıktan sonra hemşireye teşekkür etti. Çalışma odasını toparlamamasını söylemekle hata mı etmişti acaba? Kızı bir meraka salmazdı inşallah bu sözler. Aman ne olacaksa olsun dedi sonra. Kendisine özel her şeyi kızına bırakmaya karar vermemiş miydi zaten? Aralarındaki mesafeyi bu mektuplar kapatır mıydı ? Bilmiyordu. Ama ha bir gün önce ha bir gün sonra ne fark ederdi. Hani birisi bu mektupları okusa, sonra onu anlasa ve onunla konuşsa ne kadar rahatlayacaktı kim bilir? Sırrının ifşa olması korkutucuydu fakat bu saatten sonra arkasına saklayacağı hangi sır onu korkutabilirdi ki? Sırlar genelde korkulduğu için veya herhangi biri ondan zarar görebileceği için ifşa edilmezdi malum. Bunun kimseye ne bir zararı vardı, ne de maddi bir kayıp söz konusuydu. “Akışına bırakıver gitsin” diye mırıldandı. Bu mırıltı dudaklarından yine de çok isteksizce çıkmıştı. Bir yanı ürkek bir kuş gibi hala tedirgindi. Midesinde ki yanmanın kalbinin altında ki kasa doğru yaptığı baskı daha bir canını yakıyordu. İstememişti, istemiyordu, istemeyecekti. Sadece olabilecek olandan kaçmanın yolu yoktu. Ona da sadece bu yüzden katlanmak kalmıştı.

O hep haksızlık etmemiş miydi zaten kendisine? Başka kimselerin kendisine reva görmediğini o kendisine yapmış, hayatı geldiği şekliyle yaşamıştı. Kimi zaman çok uçuk şeyler yapmış, deli cesareti takınmıştı ama kendi arzu ve temennilerini gerçekleştirme adına kavga veren biri olamamıştı. Hatalarını olduğu gibi kabullenmiş, onlarla yaşamaya devam etmişti yıllarca.  Evliliği de bunlardan biriydi. Eski karısı bir gün ona şöyle demişti. “Sana büyük haksızlık yaptığımı düşünüyorum. Sen kendin gibi biriyle evlenmeliydin. Hakkına girdim.”

O ise “Hayır, ben kendi hakkıma girdim. Olmaması gereken bir hayatı, yıllarca kan kusup kızılcık şerbeti içme tadında, bir kâbus gibi yaşadım. Oysa küçük bir gayret yeterdi bana. Ne olursa olsun bunu başarmalıydım.” diye cevap vermişti.

Bunları düşünürken ilaç saati gelmişti.  Hemşire kapıyı tıkladıktan sonra küçük adımlarla içeri girmiş ve ilaçlarını içirmişti. Hemşire gittikten sonra düşüncelerine kaldığı yerden devam etti Hicran gelene dek.

Hicran geç saatte de olsa gelebilmişti. Neden bu kadar geç kaldığını sormadı. Sorsa ne fark ederdi ki? Bir açıklama yapmasına gerek var mıydı?  Her şeyin mantıklı bir nedeni, bir izahı mı olmalıydı illa?  Geç gelmişti işte. Olduğu gibi öylece dümdüz bir geç kalmaydı. Geç gelmişti.

Halini hatırını sordu kızının. Yatağın sol yanına oturan kızı elini avuçlarına aldı. Sesi pek bir cılız çıkıyordu. Belli ki çok üzülmüştü. Bu çocuk küçükken de böyle üzüldü mü mırıldanır gibi konuşurdu. Onun neye üzüldüğünü anlamak için biraz zaman geçmesini beklemek gerekirdi. Daha sonra kendiliğinden açılırdı. O üzgünken olan en güzel şey, istediği kadar sevebilmesi, onu doyasıya bağrına basması ve öpebilmesiydi. Hiç istemezdi üzülmesini ama üzgünken de bundan faydalanmayı bilirdi. Yanına doğru çekti onu. Kız babasının göğsüne yasladı yüzünü. Bir süre öylece kaldı. Saçlarını kokladı kızının, sonra da öptü onu. Kız bir şey söyleyecek gibi oldu ama söyleyemedi. Yutkundu. Küçük bir gözyaşı damlası gözünden ayrılıp ince dudaklarının üzerine doğru yuvarlandı. Sonra bir tane, bir tane daha. Ağlamaya başladı için için. Bir süre ağladı. Sonra kendiliğinden sustu. Kızının kilitlenmiş dudaklarından bir söz çıkmasını bekledi. Hicran susmayı tercih etti. Aradan geçen bu kısa zaman koca bir asır gibi geldi ona. Çünkü bu yaşa gelmiş kızını hala ağlatan bir baba oluşuna oda çok içerlemişti. Öyleydi ya, babalar kızlarını daima tutarlardı. Kimse kızına kıyamazdı.

-Baba,baba seni çok seviyorum.

-“Bende seni çok seviyorum kızım” dedi ve onunda yüreğinden bir şey koptu. Yılların kırıştırdığı yüzünde en çok büyüyen kaz ayaklarıydı yaşını belirten. Ve kaz ayaklarının arasında küçülen gözlerinden yaşlar usul usul akmaya başladı.

-Nasıl seviyorum seni biliyor musun baba? Senin sevebildiğin gibi. Nasıl sevdiysen öyle. Çok temiz.

Sonra bir daha kapandı babasının üzerine Hicran. İçin için usul usul ağlamaya başladı bu kelimeleri söyledikten sonra…

Müzik :Raperin -Gava tu çu (Sen gidince)

2 Comments Kendi yorumunu ekle

  1. Alev Abla dedi ki:

    Mükemmel bir öykü okudum. Hayran kaldım. kaleminize sağlık.

    Beğen

    1. feslegenbahcesi dedi ki:

      Beğenmenize sevindim . Ayrıca çok teşekkür ederim nazik yorumuzdan ötürü.

      Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s