Yeraltından Pusulalar -12

Sahil de bir süre yürüyüp martılara yarenlik ettikten sonra, bir el onu kollarından tutup eve çekiştire çekiştire getirdi adeta. Eve vardığında buraya nasıl geldiğini bilemedi. Nefes nefese kalmıştı. Ayakkabılarını çıkarıp üzerindeki fazlalıkları vestiyere bıraktı. Elinde tuttuğu bir top anaktarı kapı girişindeki çift kapılı el yapımı eski ahşap anahtarlığa bıraktı. Çocukluğundan hatırlıyordu bu anahtarları astıkları ilginç nesneyi. Onca yıldan geriye bunun kalabilmiş olması onu şaşırtmış olsa da üzerinde durmadan içeri geçti.

Mutfaktaki musluktan bir bardak su alıp içti. Sonra gerisin geri dönüp mektupların başına geçti. İçindeki mektupları okuma arzusu ve iştiyakı inanılmaz bir şekilde artmıştı. Bu iştiyakın farkına eline geçirdiği zarfı açmaya çalışırken gösterdiği özensizlikle vardı .O alelacele ve neredeyse yırtmak üzere olduğunu fark ettiği zarfa gösterdiği özensizlik ve bu şekilde onu açmaya çalışırken ki içine girdiği cedelleşme beraberinde bir tedirginliği de getirdi. İzinsiz girdiği mahremiyetin getirdiği suçluluktan bir damla korku düşüverdi çipil çipil atan yüreğine. Sakinleşmeye çalıştı. Elindekileri bırakıp derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp başını geriye attı ve yüzü tavana doğruyken gözlerini açtı. Fosforlu yıldızlar dikkatini çekti. İrili ufaklı onlarca yıldız.Ne acayip adamdı babası. Ne ara aklına getirip tavana yapıştırmıştı bu yıldızları? Çocukluğunda o yıldızlara bakıp çok hayal kurmuştu hicran .Şimdi birkez daha o günlere gitmek üzereyken vazgeçti. “Sırası değil , İşimi bitirmeliyim “diye söylendi. Başını indirip önüne baktı. Bu defa daha sakin ve usul usul hareket ediyordu. Az önceki suçluluğu yıldızlara asmış, tavanda bırakmıştı. Başının üstünde asılı duran suçluluk ona o kadar baskı yapmıyordu. Dönüp bir daha tavana baksa belki yine aynı duyguyu hissedecekti ama yapmadı. Onu çekiştire çekiştire eve getiren en yakın arkadaşı “merak” acele etmesini emrediyordu. Emirleri dinledi ve açtığı zarfın içinden çıkardığı işlemeli kağıda yazılan satırları okumaya koyuldu.

Cancağızım;

Sana bu satırları, yavaş yavaş aklımı yitirdiğim günlerin birisinden yazıyorum . Birden bire aklıma mıh gibi çakılan düşüncelerden bazısını, az sonra unuttuğumu fark etiğim günlerin birinden. Bazı anıları ise tıpkı ilk defa ve canlı canlı yaşıyormuş gibi hatıladığım acayip günlerden biri bu. Tuhaftır ki, eskiyen hatıraları daha net hatırlarken, üzerinden çok fazla zaman geçmemiş olan olayları ise anımsamakta güçlük çekiyorum. Nedenini pek kestiremiyorum. Sağlığım yerinde. Herhangi bir bedensel yada zihinsel problem yaşadığımı sanmıyorum. Fakat bazen geçmiş ile olan bağlarımı sıkı sıkıya tutmaya çalışırken kader beni oradan daha geriye götürmeye karar vermiş gibi hissediyorum.

Düşünceler yumağını sara sara galiba başardım geçmişe gitmeyi. Orada sana dair hatıralar çok net. Yüzün, gözlerin, sesin, ellerin, duruşun, bakışların ve bunlara dair gördüğüm her ayrıntı o kadar net ki. Anımsadıkça, yeni şeyler hatırladıkça, ki bu çok sık oluyor, daha iyi hissediyorum kendimi. Hayata daha bir sıkı bağlıyor bu manzara beni. İçine gömüldüğüm imkansızlık mezarlığından beni çıkarıp nefesiyle dirilten bir seçilmişin peşinden ,şevkle koşan bir delikanlı heyecanı var içimde. Az buz şey değil bu. Yeni bir hayat bahşedilmiş gibiyim. Yeni hayatımı feda etmiş olmanın bir sıkıntısı yok içimde. Bu ise işin daha tuhaf yanı. Neyse, bunlar endişe edilecek şeyler değil. Seni hissediyorum ya, seni yaşıyorum ya o yeter bana. Bu mevsim benim sonbaharım bile olsa, olan şeyler kışımın arefesinde gerçekleşmiş dahi olsa, bahtiyarlığıma diyecek yok.

Dün sabah uyandığım zaman yine birşey anımsadım. Anımsadığım o şey, iki gündür beni o kadar şevklendirdi ki anlatamam. Hatırlayacağını sanmıyorum ama yine adettendir başlarken “Hatırlıyor musun? ” diyeyim.

Sahi hatılıyor musun? Bir gün sabah erkenden uyanmış işe gitmek üzereydin. Ben ise geceden kaldığım için yorgunluktan yatağıma gidememiş, salondaki kanepede, kanepe örtüsüne kendimi sarıp sarmalamış, o halde de uyuyakalmıştım. Uyandığımda yüzümde hissettiğim sıcaklık ve burnumdaki koku beni daha bir sarhoş etmişti. Gözlerimi açamıyordum. Aslında açmak istemiyordum. Her iki yanağımdaki ellerinin sıcaklığı gizli yaralarımı iyileştiriyordu sanki.

Melekler insanlara dokunmuyorlardı değil mi? Dokunsalar herhalde insanlar böyle hissederlerdi. Bebeklere uyurken meleklerin dokunduğunu ve bu yüzden uyurken gülümsediklerinde meleklere gülümsediklerini duymuştum bir keresinde. Belki de o bebeklik dönemlerimden kalma bir anımsayıştı ve son kez bir meleğin dokunuşunu anımsamıştım. Hayır hayır değildi. Ben yeryüzünde bana tayin edilmiş, fakat melek olduğundan habersiz bir insan tarafından iyileştiriliyordum. Gülümseyip gülümsemediğimi hatırlamıyorum. Ancak o rahatlama hissini, o mutluluğu birebir yaşadığıma inanıyorum. Sanal gerçeklik değil, gerçekliğin birebir izdüşümü gibiydi. Uyandım ve ellerimi yanaklarıma koydum. Yanaklarım hala sıcaktı. Aynı şekilde ellerimi alnıma koyduğumda ise, alnımda o sıcaklıktan eser yoktu. Kokuyu ise tarif etmeme imkan yok. Buradaydın ve geçip gitmiştin bir müddet ellerini yanaklarıma koyduktan sonra.

Başta da söyledim. O günümü tarif etmeme imkan yok. Hemencecik kalktım yataktan. Yumurta, zeytin, peynir, tereyağı ne varsa bir koşu bakkala gidip alıp geldim. Hemen bir kahvaltı hazırladım. Envai çeşit yeşilliği döküverdim önüme. Sonra ağır ağır yemeye başladım. Bitmesin istiyordum kahvaltım. Sanki biraz sonra gelip bana eşlik edecekmişsin gibi ağır davranıyordum. O gün öğle yemeğini de bu iştiha ile hazırladım. Derken akşam.Gecenin ilerleyen saatlerinde tüm sessizliğimi takındım. Tiktakları gelişinin seslerini bastırmasın diye duvarda asılı duran saatin pilini dahi çıkardım. Ne kadar bekledim bilmiyorum ,gözlerimi diktiğim pencere dışındaki avlu kapısına bakarken. O gece gelmedin. Uykulu gözlerim ve yaşlı bedenim seni bekleme arzumu yendi. Olduğum yerde uyuyakaldım.

Sabah yine aynı şey oldu. Yine aynı hislerle ve yanaklarımda aynı sıcaklıkla uyandım. Gelip beni gördüğüne kanaatim daha çok arttı. Bu defa seni görmeden bırakmayacaktım. Günlerim böyle sürüp gitti. Her gün aynı şeyi yapıyordum. Rutinim olmuştu artık. Benden gizli gizli gelip gelip evin içinde beni sevip gidiyordun. Kaç gün sürdü bu bilmiyorum. Birgün tesadüfen aynaya bakmamla anladım ne kadar beklediğimi. Çünkü sakallarım o kadar uzamıştı ki, aynada gördüğüm yüzün bana ait olduğuna inanamadım. Sakallarım o kadar kırlaşmış, yüzüm kırışmıştı ki hayretimden dona kaldım. Aradan kaç yıl geçtiğini ise, duvarda asılı tuttuğum ve ilk geldiğini anımsadığım günde bırakıp yaprağını koparmadığım takvim söylemişti bana. Unutmayayım diye koparmadığım o takvimi, neden o tarihte tuttuğumu anımasayamayacağım gün gelecek diye bu satırlara sarıldım işte.

Zihnim çok yorgun. Bedenimden daha yaşlı hissediyorum onu. Yaşamanın anlamı hatırlarda gizliymiş. Silindikçe anlıyorsun. İnsan acılarını bile seviyormuş biliyor musun? Acılandığım hatırları unutacağımı bildiğimden söylüyorum. Çünkü kimi acılar içinde en sevdiklerini taşıyor. Birden bire yok olduklarını düşününce insan anlıyor bunun ne demek olduğunu.

Giderken arkasından baktığın bir sevgilinin o anki hatırasının ne kadar acıttığını anımsayınca insan, o acıyı unuttuğunda içinde olan sevgilinin son bakışını da unutacağını biliyor. Bu çok koyuyor işte adama. Bu yüzden acılarını da seviyor insan dedim. Kalkıp yürümek istiyorum. Sahi birgün yürümeyi de unutacağım değil mi? Unutmadan önce biraz yürüyeyim madem…

Müzik : Seyyah – Aytekin Ataş
Söz : Ercişli Emrah Müzik : Aytekin Ataş