Bizim dilimizde birisi öldüğü zaman, onun öldüğünü haber vermek için birçok kelime kullanılabilir. Bu kelimeler, ölümün acısını hafifletmek açısından mıdır yoksa nezaketten midir bilmem, o ölümün soğuk yüzünü bir nevi ilk anda perdeler. Mesela şunu söyleriz: vefat etti, hak emri vuku buldu, Hakk’ın rahmetine kavuştu, dar-ı bekaya irtihal etti, vadesini tamamladı, rahmeti Rahman’a kavuştu, vesaire vesaire. İngilizce konuşanlarda ise bu konu genelde iki kelimeyle ifade ediliyor: “passed away” ve “died”.(çok kelime var ama genelde resmi ağız) Bu iki kelime de “öldü” anlamına geliyor. Bu kelimeleri duyduğunuzda ölümün soğukluğunun yüzünüzü ve ruhunuzu yalayıp geçtiğini hissedersiniz. Bu açıdan bakıldığında, dillerimizin yani doğunun dillerinin insan ruhuna nasıl öncelik verdiğini, insan psikolojisini yaralamaktan nasıl imtina ettiğini bizzat yaşayarak görebiliyoruz.

Bakmayın bugün şark toplumlarının birbirini yediğine. Toplumların yükselme ve aşağıya doğru gitme zamanları vardır. Bu durum tarihi açıdan bakıldığında döngüsel olarak devam etmektedir. Bunu gereksiz bir iyimserlik bağlamında söylemiyorum. Bir gerçekliği ifade sadedinde söz buraya gelmişken ifade edeyim dedim. Yoksa konu bu değil.

Geçtiğimiz yıl bitirdiğim dil okulunu bir vesileyle tekrar ziyaret etme şansı buldum. O arada da hocalarımdan bir tanesini sordum. Aldığım haber karşısında şok olmak bir yana, bunu ifade şeklinin de şok olmama ayrı bir katkı sağladığını ifade etmek isterim. Öldü dediler, bu kadar. Hadi, zatında ölmek bir eylemdir. Fakat bu eylemin oluş şekli ile ifade ediliş şekli de bu eylemin bir parçasıdır. Ne kadar iyi ifade edersiniz, ölümün o soğuk yüzünü bir parça bile olsa perdelemiş olursunuz. Ama adamlarda başka kelime olmadığı için öylece “öldü” deyip geçtiler. Tıpkı bir kedi gibi ya da bir kuş, ölmüş gibi her neyse. Nasıl olmuş? Hani Orhan Veli’nin “Kitabe-i Seng-i Mezar” şiirinde dediği gibi: bir akşam uyudu, uyanmayıverdi, aldılar götürdüler, yıkandı, namazı kılındı, gömüldü. O da böyle uyksunda vefat etmiş.

Merhumun bir dersi esnasında konu nereden açıldıysa ölüm bahsi açıldı. “Sizden sonrakilere kendinizden ne bırakacaksınız?” diye sordu. Herkesin kendince bir cevabı vardı. Onun ise cevabı buydu: “Benden sonra çocuklarıma ve torunlarıma kendimi bırakacağım. Güzel hatıraları, güzel anıları ve yaşanmışlıkları.” Öylede yaptı sanırım.

Dünya bir misafirhane ve bu misafirhanenin bahçesinde bir müddet dinlenip sonra da zamanın akışı içerisinde kaybolan canlılarız. Bıraktığımız hiçbir şey hatıralardan daha canlı olamaz; belki hatırası derinden hissettiren birkaç nesne olabilir: bir el yazması, bir resim, boyanmış bir tablo, eski bir kolye veya atılmış bir düğüm.Son sözler bir de.

Nasıl olsa birgün hepimiz bu dünyadan kaçınılmaz bir şekilde göçeceğiz. Sırası gelenin gidişini engelleme gücümüz yok tabi ancak insan geri de kalanlar için son sözlerini söylemek ister herhalde. En azında son kez onları sevdiğini bilmelerini ister. Helallik alma boyutuna girmiyorum bile. Son kez sevdiğini söylemek ister insan. Böylesi ölümler genelde hastalıktan veya bir dizi acıdan sonra oluyor. Bir açıdan uykuda ölümü daha naif bulurum lakin son kez bir söz söyleyebilmek tercihimdir.

Son sözlerimmişcesine konuşup yazmam lazım. Birgün biliyorum yazamayacağımı ve konuşamayacağımı. Daha özenli olmamda lazım. Öyle gelişine değil.

Benim sevdiğimi insanları çok ama çok sevdiğim doğrudur. Kalbim yaptıklarımın değil sevgimin en acı çeken şahididir. Bu yüzden son kez sevdiğimi söyleyememişsemde, silinmez bir yerlere kaydetmiş olmak bahtiyarlığımdır. Bu vesile ile ne zaman nerde olursa olsun metanetle karşılayacağım bir sona hazır olmasam da, ondan şikayetçide değilim. Bu bahçe sevginin, özlemin, aşkın, pişmanlığın, yalnızlığın, hüznün, sevdanın şahidi olduğu gibi bu duygununda şahidi olsun. İyiki varsın. İyiki var oldun.


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com