Bütün şiirleri ile Sabahattin Ali

Sabahattin Ali deyince insan önce şöyle bir durup düşünüyor. “Nerden, nereye?” diyor kendi kendine. Ülkesini onca seven bir adamı , yine kendi ülkesinden kaçarken Meriç boyunda başından vurularak canı bedeninden ayrılmış ve günlerce güneşin altında yatarken düşünüyorsunuz. Koca bir hüzün çöküyor insan olanın yüreğine aradan 73 yıl geçmiş olmasın a rağmen. Benim için onun öldürüldüğü…

Kendini Affetmeye Çalışmak.

Aklımızdan da kalbimizden de geçirdiklerimizle sadece insan olduğumuzu kabul etmemiz lazım. Kendimize merhamet etmemiz lazım. Kimse mükemmel değil. Mükemmel olmak zorunda da değil. Hatalarımızla, günahlarımız ve sevaplarımızla sadece insanız. Bir zümreye, inanca, yada etnisitiye ait olmak bizi daha özel kılmıyor. Çünkü bunların çoğuna irademiz dışında sahip kılındık. Genlerimizin dizilimi dahil hiçbir etkimiz yok bedenimiz üzerinde….

Karıncanın Su İçtiği -Yaşar Kemal

Bir Ada Hikayesi serisinin ikinci kitabı. Fırat Suyu Kan Akıyor’dan sonra soluksuz olarak okunabilecek bir kitap. Karınca adasına son umut olarak gelenlerin sayısı çoğalıyor. Aslında çok detay vermek isterdim ama önceki gece bir kere daha Yaşar Kemal’in röportajını izleyince vazgeçtim. Düşündüm kendi kendime, kendi kitabıyla ilgili bence yazarın konuşması daha iyi. Hele şu hayatta görmek…

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana – Yaşar Kemal

Bir ömre ne kadar duyarlılık sığdırabilirsiniz? Yada bir ömür boyunca duyarlılık gösterdiğiniz hangi konularda, aylarca yıllarca oturup yazı yazar, hikayeler derlersiniz? Bu vicdan terazinizin ne kadar ağırlık çektiği ile ilgili. Yoksa duyarlı yazar olmak, toplumsal kaygılar yaşayarak yazmak akıl işi değil. Yaşar Kemal’in bir röportajını izlemiştim. 80 küsür yaşından sonra hala mahkemelerde süründürülmesinden bahisle şöyle…

SIKINTI…

Yine bir Yaşar Kemal romanında okumuştum herhalde. “Tekmil hastalıkların anası sıkıntıdır” İnsan bir kere sıkılmaya görsün, sonrası hastalıktır. Hastalık değilse bile, hastalık hastası olunasıdır artık. Çok sık aralıklarla yazmam normalde biliyorsunuz fakat kafa dağıtmak için yazıyorum. Konuşma ihtiyacı hissediyor insan. Kimse dinlemese bile. Eskiden kendi kendime konuşma egzersizleri yapardım. Bir konuyu kendime anlatmaya başlar, sonra…

Ah Felek Söyle Bana Ölmek mi Gerek?

Nefes alışlarım yine sıklaştı. Yetmiyor aldığım nefes. Derin derin ve sık aralıklarla soluyorum. Göğsümün kafesine yerleşmiş geniş hacimli ağır bir nesne yeterince nefes almama izin vermiyor adeta. Ellerim, kollarım tuhaf ve damarlarıma giden kan sanki düzensiz bir akış içerisinde. Sorgu meleklerinin tavrını takınıyorum. Neden? Neden? Neden? diye sorgulayasım geliyor olan biten her şeyi. Neden ve…

İçimdeki Müzik ( Sharon M. Draper)

. Birkaç gün önce çok yapmam ama şu kişisel gelişim uzmanları ve liderlik eğitimi verenler kadrosuna giren Ahmet Şerif Izgören’in “Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır” isimli kitabını alıp okudum ve orada bir örnek gördüm. Fransa’da bir derginin genel yayın yönetmeni ağır bir rahatsızlık geçirmiş ve vücut fonksiyonları iptal olmuş sadece bir gözünü açıp…

“Gulyabani” ( Hüseyin Rahmi Gürpınar)

Gulyabani deyince hepimizin aklına ilk gelen, Yeşilçam Sinemasının duayenlerinden Şener Şen, Kemal Sunal ve Halit Akçatepe, Adile Naşit, Ali Şen, Ayşen Guruda ve Hale Soygazi’ nin oynadığı “Gulyabani” filmi gelir. Bu film Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani” isimli kitabından esinlenerek çekilmiştir. Filmin senaryosu yazılırken kitap esas alınmış gibi dursa da, kitaptaki hikayeden bayağı uzaklaşılmış olduğu görülüyor….

“Bir Psikiyatristin Gizli Defteri”

Derler ki insanın gözünün doyması, karnının doymasından evladır. Bir bakıma katılıyorum buna. Ancak sadece yemek konusunda değil. Bazı nesnelerden faydalanılması açısından bakınca bu çokluğun yeri yemekle eşdeğer gibi. Mesela kitaplara böyle bakıyorum artık. Elektronik kitaplardan bahsetmiyorum tabi ki. Fiziki olarak karşımızda duran, elimizle dokunup gözlerimizle görebildiğimiz, hatta kokusunu almaktan bile hoşlandığımız kitaplardan bahsediyorum. Önceki yıllarda…

Bir Kahve İçimliği

Giriyorum içeri, etrafa ,sana bakıyorum gelmiş misin diye. Bir işaret, bir iz aradığım. Duvar da asılı duran yapraklı takvime bakıyorum ve bir tebessüm yayılıyor yüzüme. Takvimden bir yaprak koparılmış. Evet, yine gelmişsin. Uğrayıp önce bir kahve içmişsin. Sonra da fincanını, onu aldığın yerin az kenarına bırakmış ve kapıyı çekip çıkmışsın. Denk gelemiyoruz hiç, bir kahve…